İzlenim

Ulusal Sinema ile Şovenizm Aynı Şey midir?

Ülkemizin aydınları tuhaf bir ikilem içinde… Kimileri evrenselden korkarken kimileri ulusal olandan korkar veya en hafif deyimi ile uzak durmaya çalışır. Çeşitli sebeplerle görüştüğüm pek çok tanınmış sanatçı, ulusal sanattan bahsedince hemen bir şovenizm ve ardından da faşizm lâfı çıkarırlar ortaya. Klâsik sanatlar alanında ün yapmış olan bazı sanatçılar ulusallık konusunu sorduğumda böyle davrandığı gibi yeni nesil sinemacılarımız da, muhtemelen yükselen yabancılaşma estetiği etkisiyle ulusaldan kaçarak saçmasapan bir evrensellik yolu izliyorlar. Daha doğrusu buna evrensellik demeyip, görsel işitsel iletişim araçları vasıtasıyla yükselen Amerikancılık demek daha doğru olur…

Davranış Kalıpları Bile Kopya

Geçmişte Metin Erksan ve Halit Refiğ tarafından sistemleştirilen Ulusal Sinema ile Yücel Çakmaklı tarafından başlatılan Milli Sinema akımlarının bugün takipçileri olmaması bana pek tuhaf geliyor. Oysa kültür hayatının tüm farklı alanlarında olduğu gibi bu tür fikir akımlarının mutlaka takipçileri olmalı. Bugün bunun tam tersini görüyoruz: Her iki fikir ekolünün temsilcisi, savunucusu, geliştiricisi yok. İşte bu yüzden doğma büyüme pek çok Türk yönetmen, Amerikan sinemasının etkisi altında kalarak kopya filmler ve diziler yapıyorlar. Anlatılan hikâyelerdeki karakterlerin davranış kalıpları, tuhaf bir biçimde Amerikan film ve dizilerindeki oyuncuların, yani Amerikan insanın davranış kalıplarını andırıyor.

Uygun örnekler vermek çok kolay. Türk insanın ezici bir çoğunluğu evlerine ayakkabıyla girmez. Yeni yetmeler yanlışlıkla girseler bile evin büyüklerinden zılgıt yerler. Veya orta sınıf Türk ailelerinde her akşam sofrada bir şişe şarap açılmaz! Belki evin babası iki tek rakı içer! Veya geçen haftaki yazımda ifade etmeye çalıştığım gibi korkmak için Hıristiyan kültüründen doğan, tekrarlanmaktan cıvığı çıkmış lânet, şeytan, huzursuz ruh, dünyaya geri dönüp bir başka beden arama saçmalıklarını içeren kalıplar kullanmaz! vb., vb…

Sinemamızda ister ulusal, ister milli densin, mutlaka yeni neslin estetik tercihlerini, sinema dili oluşturmadaki becerilerini, hayata ve insanlara bakış açılarını etkileyecek, onların saman çöpü gibi her esen rüzgârın önünde savrulmalarına mani olacak bir fikre ihtiyaçları bulunduğuna inanıyorum.

Bu ihtiyacın karşılanabilmesinin yolu ise hükümetlerin sinema adlı popüler kültür dalına bütüncül bir biçimde yaklaşmasından geçer.

Jean-Luc Godard’ın Verdiği Anlamlı Ders

Konuyu başa döndürecek olursak: Sanatta millilik (ulusallık) aydınların inkâr ettiği gibi varolmayan veya faşist, şovenist bir olgu değildir… Buna en güzel örneği Sinema ve Modernlik’in yazarı John Orr veriyor. Orr diyor ki: “1970’lerden itibaren, modern film alanı çok daha genişlemiştir. Modernliğin kendisi gibi, o da küresel hale gelmiştir. Akira Kurosawa, Satyajit Ray, Andrei Tarkovsky, Elem Klimov, Andrzej Wajda’nın (….) bu döneme ait filmleri burada adı geçen herhangi bir film kadar güçlüdür. Ama neo - modern hareketin kökeni, Batı’nın kapitalist modernliği ile ilişkiye geçen Batı Avrupa’nın ve ABD’nin ulusal sinemalarındadır. Buralarda sinema farklı ulusal geleneklerden gelen sinemacılarda çoğunlukla gücünün doruğundadır. Jean - Luc Godard, gerçek anlamda ulusal olan yalnızca dört sinemanın olduğunu savunur. Rus, İtalyan, Alman ve Amerikan sinemaları. Godard, bunlardan Amerika’nın, katı bir benlik duygusundan yoksun olduğu için, sürekli bir değişim içindeki Amerikan sinemasının gösterimdeki filmleri aracılığıyla dünyayı sömürgeleştiren karşı konulmaz bir enerji merkezi olduğunu ileri sürer. Buna karşın, Rus ve Alman sinemalarının, 1917 sonrası Avrupası’nın devrimci karmaşasının faşizm öncesi ürünleri olduğunu söyler. Godard’a göre, 1945’ten beri tek gerçek ulusal sinema faşizmi deviren faşist bir ülkede, İtalya’da ortaya çıkmıştır.”

Demek sağlıklı bir ulusallık ile faşizmin veya şovenizmin bir ilgisi olmamak lâzım gelir. Genç sinemacıların bu tür fikri ve estetik sorunları ciddiye almalarını bekliyoruz!

(06 Eylül 2006)

coskuncokyigit@gmail.com

Yorum yapabilirsiniz