Yeni nesil Türk sinemacıların hali pür melâlini bir de ‘Sessiz Savaş’ kavramı ile anlatmayı deneyeceğim. Belki bu sefer durumu biraz daha doğru anlayan çıkar. Çünkü sinemamızla ilgili yaptığım eleştirileri doğru anlamayan pek çok kişiden iletiler alıyorum.
Bu yazılarda genellikle konuyu abarttığım ifade ediliyor. İnsanlığın ortak kültürüne katılmanın, evrensel ifade biçimlerini kullanmanın ne gibi mahsurları olacağını soruyorlar. Hatta bazıları 18. Yüzyıldan kalma şâirane bir Evrenselcilik, Hümanizm ve Garpçılık gayretiyle, akla hayale gelmez fikirler üretiyorlar…
Oysa bugün ülkemizde evrenselcilik yerine etnik milliyetçilik; hümanite yerine gittikçe artan bir şiddet hâkim. Bunun yanında, şimdi hâlâ yaşıyor mu bilmiyorum, gerçek bir Türk dostu, iyi bir Türkiye gözlemcisi Edgar Poffet Bey’in de dediği gibi, “Türk insanı Batılılaşmıyor, Amerikanlaşıyor!”…
‘SOĞUK SAVAŞ’ BİTTİ ‘SESSİZ SAVAŞ’ SÜRÜYOR
Amerikalıların çok ustalıkla yürüttüğü “Sessiz Savaş” karşısında gittikçe kimliğini yitirdiğinin farkına varmayan insanlara, kültürün bir “yumuşak güç” olarak söz konusu vahim kimlik kaybının en önemli sebebi olduğunu anlatmak gerekiyor. Üstelik sinema, bu ‘sessiz savaşta yumuşak gücün’ en etkili bir silâhı olarak öne çıkıyor.
Kimlik kaybına genel bir örnek vermek gerekirse, meselâ Türkiye’nin en köklü gazetelerinden birinde, Amerikalı bir generalin oğlunun “şehit”, generalin kendisinin ise “gazi” olduğu manşetten verilebiliyor! Bu durumda bize oturup dövünmek ve; “Amerikalı er şehit ise Çanakkale’de ‘Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatan’ Türk askeri hangi sıfatı hakkediyor ve dahi ABD’li general gazi ise Mustafa Kemal Atatürk hangi sıfata lâyık görülüyor?” diye sormak düşüyor…
KONFORLU KAMPLARDA TUTULAN TUTSAKLAR
Yumuşak güç tarafından kuşatılıp köşeleri törpülendikten, emilip hazmedildikten sonra zararsız Türklere dönüştürülen, ‘konforlu kamplar’da tutulan gerçek ‘Sessiz Savaş’ tutsakları çerçevesinde yukarıdaki genellemeyi sinemaya uyguladığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor:
Türk sinemasında, Batı sinemasının ikonografisini, temalarını, trüklerini, anlatım kalıplarını… aynen benimseyen yönetmenler, senaristler; oyunculukları taklit eden oyuncular; sanat yönetmenliğini taklit eden sanat yönetmenleri… Sinema alanında birer “Sessiz Savaş tutsağı” olarak tarihe geçiyorlar… Ki muhtemelen söz konusu tarih yazıcıları (burada sinema) onları “Dünyanın en beceriksiz imitasyoncuları” şeklinde adlandıracak gibi görünüyor…
NEDEN BU KADAR KARAMSARIM?
Neden bu kadar karamsarım veya karamsarlıkla maskelenmiş bir öfkeye sahibim? Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün “Biz doğrudan doğruya ulusçuyuz” sözleriyle işaret ettiği çerçevede bir dünya görüşüne sahip olan herkes, Türkiye’de sanat ve kültür hayatında yaşanan “başkalaştırma ve dönüştürme” olgusunun farkına varıp daha ne kadar sessiz, sakin ve öfkesiz kalabilir?
Biraz düşünün bakalım!
ALTYAZI:
Hain bile olsalar bizim en kötü düşmanlarımız cahil ve basit insanlar değil, okumuş ve ahlâkı bozuk olanlardır! - Graham GREENE
(12 Ocak 2007)
coskuncokyigit@gmail.com