Eski Yeşilçam filmlerinin tadı hâla zihinlerimizdedir. Televizyonlarda bir eski film görsek, velev ki bu siyah beyaz bir yapım olsun, en azından birkaç sahnesini oturur seyrederiz. Bu filmler genellikle Hollywood yapımlarından “araklama”dır. En basitinden Özön’ün sinema tarihi kitabında, kimlerin hangi filmleri orijinal senaryoymuş gibi yeniden yazıp, sahne sahne o günkü hayatımıza uyarladıklarını okuyabilirsiniz. Atıf Yılmaz’dan Memduh Ün’e aklınıza artık kim gelirse… Bir de böyle olduğu iddia edildiği halde yönetmenleri tarafından kabûl edilmeyenler vardır ki, bahsi diğerdir.
Yeşilçam filmlerinin jönleri, jön damları (tanıdığım Yeşilçamlıların ağzından duyduğum tabirler), ikinci ve üçüncü rollerde yer alan oyuncuları birer alemdi. Ayhan Işıklar, Ekrem Boralar,
İzzet Günaylar, Cahide Sonkular, Muhterem Nurlar, Belgin Doruklar, Türkan Şoraylar, Filiz Akınlar, Hülya Koçyiğitler… Necdet Tosunlar, Cevat Kurtuluşlar, Sami Hazinsesler, Adile Naşitler, Münir Özkullar ve adını şuracığa sığdıramayacağım daha niceleri… Âh, eski Yeşilçam ah!
İsmail Güneş, onuncu filminde ilginç bir “u dönüşü” yaparak, son dönemlerine eriştiği Yeşilçam filmlerine görkemli bir selâm duruşu yapıyor. Ünlü tiyatro ve sinema oyuncusu Macit Flordun’un anısına adadığı “Sözün Bittiği Yer” bu çerçeveden bakıldığında çok sıcak görünen bir film. Hemen her sahnesi bu eski sinema tarzımızın ürettiği yoksul aile melodramlarına göndermelerle dolu: Hayatını güçlükle kazanan bir baba, şirin mi şirin bir oğlan çocuğu (neredeyse Ömercik mi bu diyesiniz geliyor), adeta “gencim, güzelim, gezip görmek benim de hakkım” diyerek evini, eşini, kundaktaki çocuğunu terk edip dünya turuna çıkmış bir anne, iyi huylu mahalle
bakkalı, “anasinun gozi” Karadenizli bir ev sahibi, ödenemeyen kiralar, içinde bulunulan duruma hiç denk düşmeyen iş teklifleri (babamız okullarda palyaço kıyafeti ile komedyenlik yapar ancak en çok istediği dizi oyuncusu olmaktır; bir teklif gelir ama travesti rolü oynaması istenir!) ve hazır durun, dramın katmerlenmesini sağlayacak bir hastalığın gelip minik yavrumuzu bulması…
Buyrun! Lösemi gelip küçük Umut’umuzun iliklerine yerleşiverir ve Güneş’in filmi nefis bir Yeşilçam melodramına dönüşür. Tabii filmde “N’ayır, n’olamaz” gibi geçmiş dönemin artık bizi güldüren tiyatral dublajları yoktur. Ama yeni deyimi ile söyleyeyim filmin “dizgesi” baştan sona kadar ‘melodram’dır. Peki bu kötü bir şey midir? Hayır, tam tersine bir hafıza yenilemesi, eski sinemamız ile ciddi bir bağ kurma durumudur. Son
dönemlerde çekilen her tür filmi filmleri burada, nerde ise Hollywood yapımlarından birebir kopya diyerek eleştiriyorum, ki Güneş bu tuzağa düşmemekle hâttâ geleneksel Yeşilçam filmlerindeki yabancılaşmaları bertaraf etmeye çalışmakla çok doğru bir şey yapıyor.
Geçmişte geleneksel Hollywood filmlerinden kopyala yapıştır usulü ile çekilen filmlerimizde en azından bizim o dönemki hayatımıza ait pek çok yerli malı görüntü, diyalog ve davranış biçimi bulunuyordu. Bunlar Türk sineması için birer “ikonografik” birikim olarak algılanmalıdır ve yeni nesil sinemacılar buradan yola çıkarak film
üretmelidirler. Hâttâ pek çok alay ettiğimiz “n’ayırlı, n’olamazlı” seslendirme tarzından bile bazı dersler çıkarılabileceğini düşünüyorum.
İşte bütün bu çağrışımları yaptırması bile Sözün Bittiği Yer filminin önemli bir geriye dönüş olduğunu gösteriyor. Sinemamızın kendi geleneğine dönmesi gerektiğini bir kere daha vurgulayarak diyebilirim ki, İsmail Güneş son filminde hem bu geriye dönüşü daha güncel bir anlatım tutturarak yeniliyor, hem de bazılarının zannettiğinin aksine en politik filmine imza atmış oluyor. Pek çok yönetmen gibi bugüne kadar yapımcıların istekleriyle çatışan Güneş bu defa ve ilk defa en özgür çalışmasını yapmış görünüyor. Tabii maddi kısıtlamaları saymazsak. Ümit ederim ki gişesi de iyi olur…
ÖRÜMCEK ADAM’IN DİŞİSİNİ BEKLİYORUZ!
Örümcek Adam’ın üçüncü bölümü de nihayet beyazperdeye düştü. Kum Adam belâsı ve uzaydan gelen elâstiki bir şeytanın örümceği esir almaya çalıştığı filmin aksiyon sahneleri ve özel etkileri (special effect) yediden yetmişe her izleyeni etkileyecek kadar mükemmel. Tabi bu mükemmel etkilerle artık ne tür bir hikâye uydursanız gidiyor. Bu filmde de değişmeyen şey, Amerikan ulusunun içinden çıkan bir halk kahramanı. Tabii bu bildiğimiz yollardan kahraman olan bir kahraman değil! Masalsı, fantastik bir kahraman. İşte sanatın büyüsü de burada başlıyor. Dikkat edin bizim bir tek fantastik kahramanımız yok! Neden? Çünkü sanatçılarımızın bu mânâda bir ufku yok! Kendi tarihlerini, mitolojilerini, masallarını ve gelecek ülküsünü bilmeyen veya benimsemeyen bir sanatçı neden fantastik Türk kahramanları yaratsın ki?
Bu acınacak durumu belki yeni nesil sinemacılarımız değiştirebilir diye düşünüyorum. Çünkü sinemanın da “kültür sektörü”nün bir alanı olduğunu, topluma sadece beğeneceği değil, gurur duyacağı, özeneceği şeyler vermekle de para kazanılabileceğini bu yeni nesil daha iyi kavramış görünüyor. Tek eksikleri tarih, mitoloji bilgisi ve gelecek ülküsüne sahip olmayışları gibi görülüyor.
Lafın kısası: Sözün Bittiği Yer; Karanlık Bir Dönemdi’den (1977, Kısa Film) itibaren “şiddete karşı tavrı” ile öne çıkan, Gülün Bittiği Yer (1998) ile bu “karşı duruşu” taçlandıran İsmail Güneş’ten sevgiye, sevgiliye ağıt yakan bir Yeşilçam Sineması örneği.
Yanılıyorsam affedin!
(04 Mayıs 2007)
coskuncokyigit@gmail.com