Takva Filmi Oscar Aday Adayı Gösterilmeli miydi?
Doğrusunu söylemek gerekirse, o jüride olsaydım, bazı sinema yazarı arkadaşlarımın yazdığı gibi ben de Takva filminin Oscar’a aday adayı gösterilmesi için oy kullanmazdım. Çünkü bu filmin dili her ne kadar yetkin bir dil gibi görünüyorsa da, hikâyedeki derinlik, anlatımdaki ustalık yine bazı sinema yazarı arkadaşlarımın buyurduğu gibi “Batı zekâsına” göre değildi…
Nitekim bu “batılı zekâ” lâfı bana pek ilginç geldi. Doğulu zekâ sıfırı buldu, batılı zekâ nükleer silâhları diyebilir miyiz? Doğulu zekâ, kendilerini Kudüs’te kıtır kıtır kesen batılı zekâ Haçlıları bir tekine el değmeden serbest bıraktı! Doğulu zekâ “bir tek tanrı” inancına iman etti, batılı zekâ bunu Baba Oğul ve Ruh-ül Kudüs olarak üçe böldü. Hz. İsa’ya Tanrının Oğlu dedi. Doğulu Zekâ medeniyeti hiçbir zaman insan ırkını barındıran ekolojik dengenin bozulması yönünde kullanmadı ama Batılı zekâ bugün içinde bulunduğumuz çevre felâketlerini hazırlayan belki de insan ırkının sonunu getirecek olan teknolojiyi yarattı.
Böyle bir mukayese uzar gider. Buna nereden girdiğimi söyleyeyim. Takva filmi sinema yazarı Mehmet Açar’a göre batılı bir zekâ ürünüymüş…
Böyle bir yaklaşımı ilk defa duyuyorum. Dense ki, Takva batı kültürü ile yetişmiş ve bu İslâm’a ve Müslümanlara ve Türk insanına kültür kodları ile bakan bir ekip tarafından çekilmiş… O zaman eh tamam derim… Birçok batıcı yazarımız, fikir adamımız, sanatçımız gibi Takva ekibi de, demek ki, Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan “Modernizm karşısında saf, sade Müslümanların” çıkmazlarını yuvarlayıvermişler. Oryantalist takılmışlar… Nitekim doğrusunu söylemek gerekirse ben Oscar Aday Adayı filmimizde böyle bir taraf olduğunu yazmıştım ki, bu da Takva’nın bazı sinema yazarı arkadaşların sandığı gibi “derin bir zekâ” ürünü olmadığının göstergesidir. Ne demişler: Senin hikâyeni anlatıyorum, ne gülüyorsun?
İnsan kendi hikâyesini komik ve küçük düşmeden de anlatabilme zekâsını göstermeli değil midir?
Peki, Oscar nasıl bir ödül? Daha önce de yazmıştım, biz Oscar’ı dünyanın en prestijli ticari ağı, sinema sektörü dağıttığı için gözümüzde büyütüyoruz. Oysa ki Oscar ödülü “vasatın büyük ödülü”dür. İşte o yazımdan bir bölüm:
BİR ÖDÜLÜN VASATLAŞTIRILMASI
“Bir yönetmen ne yaparsa en iyi seçilir? İyi film yaparsa değil mi! Elbette. Yani bir yönetmenin En İyi Yönetmen olabilmesi için En İyi Film ödülünü mutlaka alması gerekir. Aksi takdirde ona verilen ödülün gerçekliği kalmaz. Peki bu yönetmenin filmini en iyi yapan, En İyi Yönetmen ödüllü bir yönetmene sahip olması mıdır?
Bu nasıl bir soru diye sormayın. Birkaç yıldır hem Oscar ödüllerinde, hem Antalya ve İstanbul gibi Türkiye’de, Cannes, Venedik, Berlin gibi Avrupa’da yapılan festivallerde tuhaf bir “ortalama ödül” biçimi uygulanıyor…
Nasıl mı? Anlatmaya çalışayım:
Bir filmi en iyi yapan şeylerin başında onu başarılı bir yönetmenin yapması ilk şarttır ama senaryo,
görüntü, kurgu, müzik ve oyuncuların performansı gibi pek çok sinema öğesinin yerli yerinde olması da lâzımdır. Hatta makyaj, kostüm, çevre düzeni gibi öğeleri buna eklemek gerek…
Şimdi ödülü hak ettiğini geçen hafta yazdığım Martin Scorsese’nin yönettiği Köstebek’in durumuna bir göz atalım. Köstebek, En İyi Film Ödülü’nü aldı ama, erkek oyuncu, kadın oyuncu, yardımcı kadın ve erkek oyuncu, orijinal şarkı, kurgu, sanat yönetmenliği, makyaj, ses kurgusu, ses miksajı, kostüm, görüntü yönetmeni, görsel efekt ve müzik dallarındaki Oscar heykelciklerini başka başka filmlere kaptırdı…
Şimdi bütün bu unsurlar olmadan “Bir filmi En İyi yapan nedir?”, diye tekrar soruyorum… Onun yönetmeninin En İyi Yönetmen ödülünü
alması mı?
Peki, o zaman bir yönetmen bütün bu saydığımız sinema enstrümanlarını bir film içinde bir araya getirip yönetmesi gereken oyuncuları vs. yönetemiyorsa nasıl En İyi Yönetmen olabiliyor?
Konuyu pek çok defa dile getirdim. Hatta pek çok yazımda Türkiye’de Türk sineması için verilen pek çok ödülün, cacığa tuz, nane, zeytinyağı ve zevke göre kırmızı yaprak biber serpilir gibi dağıtıldığı için bu bağlamda birkaç yazı yazmıştım…
Aynı şey dünyanın en prestijli ödülü sayılan Oscar’da ve Avrupa festivallerinde de yaşanıyor. Sonuç olarak ben kendime göre şöyle bir izah buldum…
Bir filmi en iyi yapan şey, 3 bin küsur üyesi bulunan Oscar Akademisi’ne göre de, 7 ile 9 kişiden oluşan Avrupa tipi festival jürilerine göre de “vasattan” yani ortalamadan geçiyor…
Çok ciddi bir sanat faaliyeti olarak görülen sinema eserleri ve onu yapanlara verilen ödüller ne yazık ki tıpkı istatistik ortalamalara göre benim gayrı safi milli hâsıladan aldığım yıllık gelir gibi, ortalamaya indirgeniyor…
Son Oscar ödüllerinde umursanmadan sürdürülen de buydu. En İyi Kadın Oyuncu Helen Mirren, En İyi Erkek Oyuncu Forest Withaker, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Jennifer Hudson, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Alan Arkin ve diğer en iyiler başka başka filmlere giderken Köstebek (The Departed) En İyi Film seçildi… Yönetmeni de En İyi Yönetmen!
Bundan çıkan sonuç nedir derseniz? Oscar ödülleri sinema sanatının prensipleri yerine ticaretin prensiplerine göre mi dağıtılıyor? Galiba aynen öyle oluyor. En yüksek kaliteye sahip olanlar arasındaki eserlerin seçilip tasnif edildiği; hak ettiği sıralamaya oturtulduğu bir yarışma değil, diğerlerine izafeten “ortalama olarak en iyi” unsurların bir araya geldiği yapım, En İyi Film, bunu yapan yönetmen de En İyi Yönetmen sayılıyor…
Bu yıl da, gelecek yıllarda da Kodak Tiyatrosu’nun dev sahnesinde aynı oyunun sahneleneceğini ve “yıldızların” bu oyunu defalarca görmelerine rağmen yine alkışlayacaklarını, biz fanilerin de televizyonlarda bunu hayran hayran seyredeceğimizi garanti edebilirim.
(28 Eylül 2007)
Coşkun Çokyiğit
coskuncokyigit@gmail.com
22 Ekim 2007, 16:31
Takva filmi ile ilgili olarak İhsan Kabil ile gerçekleştirilmiş uzun ve bir o kadar da derinlikli söyleşiye bakmanın tam zamanıdır.
http://www.sinemuslim.com/index.php?option=com_content&task=view&id=143&Itemid=30
27 Ekim 2007, 0:47
Dinimizi yaşanmaz göstermeyi amaçlıyor [Ahsen Irmak/18-Aralık-2006]
Takva hakkında yazdığınız iki yorumu da beğeniyle okudum. Yalnız ben Takva’nın iyi niyetli bir çalışma olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Bence film dinimizi (özellikle takva boyutunu) yaşanmaz göstermeyi amaçlıyor. “Takvalı olmaya çalışırsanız sonunuz bu adam gibi delirmek olacaktır, yol yakınken gelin vazgeçin.” demek istiyor.
Filmdeki en saçma iki bölüme (çünkü saçma olan daha başka şeyler de var.) dikkatinizi çekmek istiyorum:
1. Takvalı (!) Muharrem’ in Kosovalı çırak Muhitin’le olan tartışması: Çırak (Allah katında belki de Muharrem’in yaptığı duadan daha makbul olan) fiili bir dua yaparak ülkesi için yardım topluyor, fakat Muharrem “Ben sizin için kaç gece Allah’a dua ettim!” diyerek onu azarlayıp tartaklıyor. Şimdi bu takvalı (!) insanın fiili bir duaya neden engel olmaya çalıştığını bir düşünelim. Olayın devamı bize nedeni açıklıyor aslında. Bence neden, senaristin kendi düşüncesini çırağın ağzından söylemek istemesi: “Çocuklar ölürken Allah neredeydi?“
2. Filmin sonlarına doğruysa bu ilk yazdığımdan çok daha saçma, hatta sapıkça bir şey oluyor: Takvalı (!) Muharrem işlediği bir günah yüzünden (defalarca ağlayarak tövbe etmesine rağmen) “…Kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” (Yusuf Suresi - 87) ayetini unutarak deliriyor. İşte ikinci büyük saçmalık!
Saçma bulup garipsediğim başka şeyler de var tabii:
- Film neden (sure ve ayet numarası yazılmamış bir) Kur’an ayetiyle başlayıp Nazım Hikmet’in sözleriyle son buluyor?
- Ankara’dan gelen misafirler için normal zamanın dışında zikir yapılması ayrıntısıyla anlatılmak istenen, dergâhın siyaset gibi dünyevi işlerle alâkalı olduğu mu?
- Şeyhin kızının kuyumcudan altın alırken gösterilmesinin nedeni, dergâh için toplanan paraların bu yollara kullanıldığını göstermek mi?
- Sonra Muharrem’in şehvet içerikli rüyalarındaki kadın neden şeyhin kızı çıkıyor?
- Ayrıca şeyh, müridinin kafasını kendisininkine dayayarak şüphesini nasıl alıyor? Senarist acaba bunu nerde görmüş?
- Efendimiz’in (s. a. v.) onu görmeye gelenlerin, Hz. Ebu Bekir’i peygamber sanmalarına neden olacak kadar mahviyet insanı olmasına rağmen bu şeyhe ne oluyor da diğer insanlardan yüksekte oturuyor, etek öptürüyor, müridleri yanında sıkıla sıkıla konuşuyor ve kimse şeyhe arkasını dönemiyor?
- Bir de Muharrem o kadar takvalıysa neden müteahhide hesapta hata yaptığını söylemekten çekiniyor ve haram olduğu halde o parayı alıyor?
- Son olarak belki önemsiz bir ayrıntı ama dikkatinizi çekti mi bilmiyorum filmin başında bizim takvalı (!) Muharrem abdest sırasını karıştırıyor. Namazını kılar kılmaz da “mü’minin üzerine güneş doğmamalı” sözünü unutarak yatağına dönüyor.
Tüm bu saçmalıklardan sonra görülüyor ki film takvalı insanı değil İslâm diniyle uzaktan yakından alâkası olmayan (ki bunu filmden anlayabiliyoruz) senaristin takvaya bakış açısını yansıtıyor. İşin kötüsü İslâm’ ı fazlaca bilmeyen insanlar da dinimizi gerçekten filmde anlatıldığı gibi zannediyor. Aradan yıllar geçmesine rağmen Çağrı filmini büyük beğeniyle izlediğimizi düşününce yabancılar Takva isimli bir film çekselerdi bizimkilerden daha insaflı olurlardı diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
¬ Bence kötü [Cumali Esen/14-Aralık-2006]
Takva fimini beğenmedim. Nedeni de bir kere filmin Takva kavramıyla uzakdan yakından alâkasız olması. Ben şahsen İslâmi bir mevzunun hakkıyla anlatılabilmesi için, onu bilmek ve tanımak gerektiğine inanıyorum. Barlarda sigara içerek yazılan senaryolardan daha fazlasını beklemek elbette mânasız ama yine de bu tür hassas mevzuların işin ehlileri tarafından yapılmasını istemek hakkımızdır. Filmdeki bazı bel altı sahneler ve finaldeki Nazım Hikmet şiiri tüm samimiyeti alaşağı etmeye yetmiş.