Bu hafta yazılması gereken üç önemli film var. Birincisinden başlıyorum: Şahsen, Komedi Filmleri Festivali’nin açılışında gösterilen Frank Oz’un Cenazede Ölümü’nde ölmek üzere olduğumu fark edip gülmeyi kestikten sonra bir daha hiç komedi filmi seyretmeyeceğime dair karar almıştım ama… Son yıllarda zekice çekilmiş komedi filmlerine hasret kaldığımı da Hayatta İki Kez’i izlemeseydim fark edemeyecektim.
Gerçi aynı filmin, bana, kendimi bir hayli yaşlanmış hissettirdiğini söylemeliyim ama… Hayatta İki Kez, kahkahalarla güldüren, kasık ağrılarına uğratan, nefes kesen bir komedi olarak değil, zekânızı gülümseten bir film olarak “geçti ömrüm sevdalarla ihtiyar oldum bugün” duygunuzu hemen siliveriyor…
İzlemezseniz çok şey kaybetmezsiniz ama… İzlerseniz, ileriki yaşlarda size bol bol gerekecek mizah birikiminiz, bu bağlamda mizah duygunuz ve zekânızın gelişmesi için mükemmel bir fırsat olduğunu fark edeceksiniz… Benden söylemesi…
BÜYÜK HAZİNE: SIRLAR KİTABI
Dan Brown nam yazarın Da Vincinin Şifresi kitabından fırlamış gibi görünen ilk bölümünden sonra bu defa, yeni bir hazine ile Amerika’nın “Kurucu Ataları”ndan Abraham Lincoln ve ardından gelen başkanlarının bıraktığı bir kitabın etrafından dönüp duran, görünüşte hoş ve boş ama aslında öyle olmayan bir film, Büyük Hazine: Sırlar Kitabı.
“Nasıl öyle olmayan?” derseniz şöyle: Batı insanı, geleneksel dinin (burada Hıristiyanlığın) sunduğu evren algısı dâhil hemen her şeyi bir yana bırakmış görünüyor. Kilise tarafından etrafı kuşatılmış dindarlık yerine daha gizemci (nispeten mistik) ve “gnostik” zihniyete doğru yeni bir yöneliş gelişiyor. Aslında çok eski çağlardan beri var olan bu akımların
yüzyılımızdaki sürümlerinin giderek olgunlaştığı gözleniyor. Bu tutum, Da Vinci’nin Şifresi gibi kitaplar yanında Büyük Hazine gibi sinema seriler ile dışa vuruluyor. Bu tür filmler çok iddialı felsefi değerler taşımadığı gibi sinema sanatı bağlamında da hiçbir iddia taşımıyor olmalarına rağmen, James Bond serisinin Soğuk Savaş döneminde icra ettiği fonksiyona benzer ama daha farklı bir alanda bir başka fonksiyonu veya belki de bir ‘misyonu’ yedire yedire seyircilere sunuyor.
YARGISIZ İNFAZ’I MUTLAKA SEYREDİN
Üçüncü Film: Yalanlaştırma Makinesi Hollywood’da ara sıra “imalat hataları” yaşanabildiğini gösteriyor ki, Yargısız İnfaz (Rendition) bunlardan biri…
Tarihi, sanatı, politikayı, hayatı, insan ruhuna ilişkin derin duyguları (ölüm korkusu, aşk, kin, tutku v.s.) bağlamlarından kopartarak yeniden fakat “hastalıklı bir biçimde” üreten bu sektörün meselâ Kızılderililere bakışı en çok misâl gösterilen bir ayıbıdır.
Mitoloji, efsane, tarih ve günümüz siyasi olayları, Hollywood kameralarının merceğinden içeri alınıp peliküle kayıt edildikten sonra nasıl bir “gerçek dışılığa” ve yalana dönüşebiliyor? Bir muamma!
Fakat Hollywood’un sihri de burada…
Bahsettiğim gibi “Syriana” ve Rendition gibi nitelikli, insanı ta içinden yakalayan, kendine bağlayan ve düşündüren yapımlar da ilginçtir yine Hollywood patenti taşıyor.
Filmin hikâyesi çok tanıdık. Daha önce de başka ülkeler için, başka bağlamlarda çekildi. Meselâ Alman filmi olan Başkalarının Hayatı da “devlet karşısında bireyi” bir böcek gibi gören Komünist Doğu Almanya’nın paranoyasını ve elbette insanoğlunun zulüm karşısında vicdanının sesini duyuşunu aynı zamanda da yaşama azmini vurguluyordu…
Yargısız İnfaz’da, 11 Eylül’den sonra Amerika devletinin dolayısıyla bu devletin yöneten bürokrat elitin yaşadığı paranoya ve korku üzerine geliştirilen yöntemler sorgulanıyor… Bir insan eğer Batılı ve Ari ırktan değilse… Müslüman bir ülkenin vatandaşı ise… Akrabaları arasında “camiye giden” varsa…
Bu insan üstelik Batı eğitimi almışsa…
Aldığı eğitim kimya gibi muhataralı bir dal ise… Eşi isterse Amerikalı dahi olsa… Kendisi yüzde yüz suçsuz ise bile… O, hemen etkisiz hale getirilmeli, ilk sorgusunu gerçekleştirilmeli, eğer “işbirliği” yapmıyorsa başına çuval geçirilmeli ve… Amerikanın müttefiki olan (!) ülkesine gönderilmelidir… Orada sorgulanmalıdır! Çünkü Amerika Birleşik Devletleri işkence yapmaz: ancak konu kendini ilgilendiriyorsa işkencede bir gözlemci bulundurur…
Bu kadar ürkütücü bir hikâyeyi çok başarılı bir dille anlatan yönetmen Gavin Hood’un filmini ve her biri gerçekten çok yüksek performans gösteren oyuncuları izlemeye doyamadım… Çok sert işkence sahnelerinin gösterildiği filmde
zalimliğin ve zulme maruz kalmanın yarattığı gerginliği, dehşeti ve korkuyu iliklerimde hissettim.
Amerika’nın görünürde uygar fakat aslında ciddi bir barbarlığı (daha uygun bir deyim ‘yasa dışılığı’) gizleyen yüzü olarak beyazperdeye akseden Corrinne Whitman (Meryl Streep) karakterinin uyandırdığı korku, işkenceden daha aşağı kalmıyor… Çünkü bu anlatım biçimi, devletin “derin yüzünün” ne kadar soğuk ve duyarsız olabileceğini gösteriyor ve sizi iliklerinize kadar üşütüyor.
Bir tavsiye: Filmi sakın kaçırmayın!
***
Özel notlar: Filmin işkence sahneleri ve Mısırlı El
İbrahimi’nin masumiyeti İsmail Güneş’in yönettiği 1998 yılı yapımı Gülün Bittiği Yer’i hatırlatıyor. Güneş’in filmini bir kere daha seyrederseniz, El İbrahimi’nin masumiyeti ve yaşadığı işkence ile Güneş’in filminde Tolga Tibet’in canlandırdığı (O filme dikkat etmiş miydiniz? Kimsenin adı yoktu) isimsiz delikanlının masumiyeti ve yaşadığı işkence birbirine ne kadar benziyor göreceksiniz!
Evet, bir de şu vardı: Şark Vaatleri ve Yargısız İnfaz’da çıplak erkek bedeninin kullanılması ile yaratılan gerçeklik duygusu ve Hollywood sinemasının buna neden yöneldiği konusu ise ayrı bir yazının konusun teşkil edecek kadar “biçim ve üslûpla” ilgili bir konu. Daha sonra yazacağım!
(04 Ocak 2008)
Coşkun Çokyiğit
coskuncokyigit@gmail.com