'Yazılar' Kategorisi Arşivi

Final Bir Filmi Vezir de Eder, Rezil de!

9 Mayıs 2008

Ne demeli bilmem ki? Daha başından sonunun nasıl geleceği belli desem, değil! Böyle isim olur mu, diye sorsam; “Neden olmasın ki?” diyecekler… En iyisi bu filmi anlatmaya İpek Tuzcuoğlu’nun performansından başlayayım.

Televizyon programı sunduğu yıllardan beri tanıdığım -ve koca gözlerini yakından gören her insan gibi hayran kaldığım- İpek, bugüne kadarki tüm çalışmalarının “fevkinde” bir oyun çıkarmış. Sarışın aptal değil, esmer ve aptal veya daha doğrusu kıt zekâlı bir Kürt kızını canlandıran İpek, kayınbiraderinden mi, kayınpederinden mi yoksa kocasından mı olduğunu bilemediği oğlunun gelip, “Ailenin namusunu temizlemek” için kendisini öldüreceği günü bekleyen bir düşmüş kadın! Ama bu bildiğimiz cinsten ağzında cak, cak ciklet çiğneyip küfürler savuran, Beyoğlu’nun arka sokaklarında sürterken bir yapımcı buluverip sınıf atlama hayalleri kuran fahişelerden değil. Analığı ta ciğerinde taşıyan bir kadını oynuyor İpek. Aferin İpek’e!

Demet Akbağ, Özgü Namal, Sarp Apak ve Can Kıraç’ın filme kattıklarına gelecek olursak: Demet Akbağ, kart ‘o…’yu, ciddi bir gözlem sonucu geliştirilmiş bir oyunculukla sunuyor. Dili, dişi, küfürleri, hali, yolu, yordamı ile tam bir “o…u”! Ne eksik, ne fazla!

Özgü Namal sanki “Ödül almaktan yoruldum. Biraz dinleneyim bari!” der gibi… Böyle bir tutumun sebebi kendi midir, yönetmenden mi kaynaklanıyor, anlayamadım.

Sarp Apak, Avrupa Yakası ve kadın kılığına girdiği Plajda filmini epeyce aşmış. Yüzünü gözünü amatör mimiklerle zıplatmıyor. Dolayısıyla daha doğru bir oyunculuğa yöneldiği belli oluyor.

Kıraç’a gelince: “Bu filmde Kıraç da mı oynuyor?” sorusunu soranınız çıkabilir. Hayır, onun müziği oynuyordu ve inanın ki, birçok oyuncudan daha iyiydi. Gala çıkışı karşılaştığımda bunu kendisine de söyledim. Hoşuna gitti sanıyorum…

Gelelim Sırrı Süreyya Önder’e: Böyle bir film hikâyesini neden yazdığını ve sinema serüvenini uzun uzun anlattı ama bir sinema eleştirmeni, sanatçının röportajlara verdiği cevaptan çok işin kendisine bakar. Çünkü iş başka, yazanın söyledikleri başkadır. Bu bağlamda S. S. Önder’in bu senaryoya imza atış nedeni beni ikna edebilmiş değil. Daha çok Yılmaz Erdoğan’ın televizyon skeçlerini andıran diyaloglar her ne kadar kahkahalara boğuyor ise de S. S. Önder’den beklenen öykü bu değildi. Finalin uçuk kaçıklığı, “Bu kadar yazıyı bu final için mi yazdın? Bunun için mi aralarda bu kadar kahkaha attık?” gibisinden sualler sorduruyordu.

Sırrı Süreyya Önder şuna da dikkat etmeli: Sanat filmi yapacağım diye işin cıvığını çıkaranlar ne kadar sıkıntı veriyorsa, “Halka anlatacaklarımız var.” bahanesine sığınıp gişeye oynamak iyi bir senaryocunun geleceği açısından o kadar önemli bir tehdit oluşturuyor. Para kazanmak zorunda olan yapımcıları daima bu tartışmadan uzak tutmak gerektiğinin altını çizerek söylüyorum: Gündelik hayatın kendisi çoğu zaman sanatın seçkinci talepleriyle uyuşmaz. Yaşadığımız dramatik, komik ve trajik olaylar, sandığımız gibi her vakit sanatın malzemesi olamazlar.

Genç yönetmene: Anladığım kadarı ile oyuncular senaryoyu çok sevmişler. Onlarla iyi bir işbirliğine giriştiğin belli. Seni gönülden desteklemeye çalıştıkları aşikârdı. Fakat o bir türlü bitmeyen ve final üstüne final gibi tarzından binen son dakikalar neydi, çözebilmiş değilim. Madem ilk filminde komedi çektin ben de komik bir ifadeyle söyleyeyim: Final bir filmi vezir de eder, rezil de!

(16 Mayıs 2008)

Coşkun Çokyiğit

coskuncokyigit@gmail.com

Mania Akbari: “Kadın, ‘Kadınca’ Yaşadığında Başarabilir!”

9 Mayıs 2008

sinemasinemadir.com için, Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’ni izlemek amacıyla bulunduğum Ankara’da, festival filmlerinin gösterildiği Kızılırmak Sineması’nın kafeteryasında hoş bir sürprizle karşılaşana kadar Mania Akbari’yle konuşmayı düşünmüyordum. O hoş sürprizin ta kendisi olan Mania, kısıtlı olan vaktini ayırdı ve sorularımı cevaplamayı kabûl etti. Ben de teybimi çalıştırdım ve İran’ın bağımsız kadın sinemacılarından, 10, 10+4 20 Fingers gibi filmlerin yönetmeni Mania Akbari’ye, tercümanı Hüsrev Şahi’nin de yardımıyla sorularımı sordum.

Mehr Haber Ajansı’nın bir haberine göre, İran sineması son bir yılda yüzde 120 artış kaydetti. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim bu istatistikler üzerine pek bir ilgim yok, bilgim de yok. Bana çok ilginç geliyor. Çünkü daha önce başka bir söyleşide soruyu soran arkadaş, bana şöyle sordu; ‘Neden İran sineması gerilemiştir?’ Ben de çok şaşırdım. Çünkü İran sineması, yıllık ürün olarak her geçen gün daha da fazlalaşıyor. Fakat bir ülkenin nicelik olarak ‘kaç tane film üretmiş ya da üretmemiş, yüzde kaç artmış, ya da azalmış’ sorunuyla uğraşmamak lâzım. Nihayetinde bunlar iniş çıkışlar gösterecektir. Bazen artabilir, bazen de azalabilir. Veya birkaç yıl sonrasında büyük bir potansiyelle bir patlama gösterebilir.

Size göre İran sinemasında bu artış da kadınların yeri nedir?

İlerlemenin çok da belirgin, özgün bir biçimde ortaya çıkması her zaman mümkün olmayabilir. Bu toplam bir şey, bir bütündür. Kadın da bu bütünün bir parçası olabilir. Kadınlar değişik yaşamları denemek için kendilerine fırsat tanıyabilirler. Aynı zamanda kadınlar kadın oluşlarını biraz daha fazla kabûllenmeye başlıyor. Bence kadın, kadın olduğunu kabûllendikten sonra ya da kadınca yaşadığında başarabilir.

2005 yılında Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde 20 Fingers adlı filminizi de göstermiştiniz. Bu film aynı zamanda İran’da yasaklanmıştı. Bu yasaklanmalar sizce özgünlüğün dozunu arttırıyor mu?

Ben bunu bir fayda olarak görmüyorum, tam tersi bu filmi yaratanlar için bir üzüntü kaynağıdır. Zaten ben bir film yapımcısı olmama rağmen, neyin yasak olup olmadığını anlayamıyorum. İran’daki film yasaklama kurulunda, yasaklamanın kriterleri belli değildir. Bazen öyle filmlere izin çıkıyor ki biz bile şaşırıyoruz buna. Bazen de hiçbir sakıncası olmadığını düşündüğümüz filmleri yasaklıyorlar. Neye göre bunu yapıyorlar bilemiyoruz. Ben buradan yapımcı olarak şöyle bir sonuca varıyorum; ben filmimi yaparım ve her iki alternatife de hazırlanırım.

‘FATİH AKIN’I ÇOK BEĞENİYORUM’

Türk sinemasını takip edebilme fırsatınız oluyor mu?

Bütün yönleriyle tabii ki hayır. Fakat birçok filmi biliyorum. Son yıllarda özellikle önemli festivallerde Türk sineması adını duyurmuştur. Çok önemli festivallerde Türkiye’den önemli filmlerin katıldığına tanık oluyorum. Nihayet benim de bir film yapımcısı olarak, Türkiye’nin önemli filmlerini görüp onları değerlendirmem gerekiyor. Ama Türkiye sineması üzerine yoğunlaşmışım diye bir şey söylemem de söz konusu değil.

Beğendiğiniz Türk yönetmenler varsa, birkaç isim alabilir miyim?

Almanya’da büyüyen ve bence Türkiye’nin yönetmeni olan Fatih Akın’ı çok beğeniyorum. Ben, onu Türk olarak kabûl ediyorum. Bence tamamen Türk kültüründen öğeler taşıyor. Bütünüyle Türk olarak ele alıyorum onu. Dünyaya bakış açısı da Doğu’ya yönelik. Bence başarısının altında da bu bakış açısı yatıyor. Bunun farkında değiller. Çünkü Alman’ın kendisi yıllardır önemli bir film, yapımcı, yönetmen vermedi.

Sizin İran’da tabuları sorgulamanız nasıl algılanıyor?

Her tabunun yıkılışında ilk başta büyük bir direnişle karşı karşıya kalırsınız. Fakat zaman geçtikçe bu yeni durum kabûllenilmeye başlanır. Şayet filmim İran’da gösterime girmiş olsaydı, daha sağlıklı bir değerlendirme yapabilirdik. O zaman toplu bir tepkimeyle değerlendirme imkânı bulurduk. Tabii bu tepkileri aldığım topluluk, zaten kendileri tabuları kırılmış aydınlar ve entelektüeller olduğu için, bunu genellemek biraz zor olur. Toplumun geneli için bir şey demem doğru olmaz.

(15 Mayıs 2008)

Erkin Erk

www.sinemasinemadir.com

16 Mayıs 2008 Haftası

8 Mayıs 2008

“Üç Haydut”, iyi ve kötü olarak kabul ettiklerimizin, pekâlâ, kötü ve iyi de olabileceklerini, aradaki koca gri alanda herkesin iyi ya da kötü şeyler yapabileceklerini, yetim küçük kızla üç soyguncu arasındaki şefkat aracılığıyla o denli büyüleyici bir stilde anlatıyor ki… Yerinizden kalkıp perdeye girerek, oldukça özgün bu çizgi filmin inanılmaz derecede çekici renkleri arasında kaybolmak istiyorsunuz.

“Şantaj”, içinde seksin, paranın, ölümcül tehlikenin olduğu bir entrikada kazanan bile olsanız, sadece ama sadece “aşk için!” her şeyi feda edebileceğinizi, usta işi “yalnızlık görüntüleri” ile öykülüyor: Lütfen jenerikleri de izleyin ve temanın içine nüfuz etmiş müziği sonuna dek dinleyin.

“O… Çocukları” adlı, ‘sinema duygusu olmayan’ fecaati izledikten sonra bir kez daha anlaşılıyor ki, sinema filmi çekmek kolaylıkla altından kalkılabilecek bir iş olmadığı gibi, herkes de sinema filmi çekmek zorunda değildir!

“Hep Seni Aradım”, “ne denli anlamsız gibi gözükse de ayrılıklar, gerçek bir aşkla besleniyorsa eğer, er ya da geç son bulur ve aşk kazanır” temasını, sizi bir şekilde içine çekmeyi başararak işliyor: Kıvrımlı senaryonun hakkını veren oyuncu, görüntü ve müzik yönetimi kayda değer.

“Beni Orada Arama”da, yirminci yüzyılda doğmuş büyük besteci ve şairlerin Tanrılaşmış olanlarından Bob Dylan, aynen onun dünyaya bakışı gibi ‘değişken’ biçimde, farklı dönemlerinde farklı oyuncular tarafından yorumlanmış: Bu seyri zor filme gitmeden ders çalışmanız ve onunla ilgili biraz okumanız, biraz da dinlemeniz gerek; hayranıysanız zaten çoktan görmüşsünüzdür.

TEK CÜMLE EKSTRA

“O… Çocukları” neden fecaat ve okura yanıt:

Neden sinemaya gidersiniz? Neden gişeye para vererek bilet alıp o filmin, o seans için seyir hakkını satın alırsınız? İnsan öyküleri görsel bir dille, görüntü sanatı ile insana dair her şey anlatıldığı için. Bilirsiniz ki, o sinema filmine emeği geçen herkes, o görsel dili en iyi şekilde kalıcı kılabilmek için aylar belki yıllarca çalışmışlardır. Ama eğer “iki arada bir derede”, üstelik de ‘dönem filmi’ çekilmişse sinema duygusunu yansıtmama tehlikesi doğar. Eğer siz 12 Eylül diktatörlüğü fonu ya da eleştirisi önünde, özgürlükleri töre, fahişelik ya da düşünce suçlusu olarak ellerinden alınmak istenen / alınan kadınları anlatmak islemişseniz, çarpıcı bir fikir bulmuş ama o denli de sorumluluk yüklenmişsiniz demektir. Bu filme baktığımızda gördüğümüz şu: Kimse hazırlığını iyi yapmamış. Senaryo bir kuru metinden ibaret. Oyunculuklar dengesiz; çocuk oyuncular dökülüyor. Döneme dair sanat yönetimi yok gibi. Müzik kendi başına hareket etmekte… Kim bunların sorumlusu? Orkestra şefi olan yönetmen!

Üç tane işkenceci, beceriksiz polis ve İtalyan devletinin içindeki bir takım girişimcilerin düşünce suçlularına yönelik yardım çabaları ile dönemin ağırlığını, baskısını, tarih içindeki önemini veremezsiniz zaten; güdük kalır. Geriye ne kalıyor? Aslında tüm bir ülkenin içinde bulunduğu durumu örnekleyen bir ev ve evin gerçekçi patroniçesi ile ona emanet edilmiş çocuklar! Katı gerçekçi bir film değil ama kendi mantığı içinde inandırıcılık iddiası var (finale yakın havalimanı sahnesini yok sayıyoruz). Nasıl inanacağız, nasıl içine gireceğiz? Tamamen ama tamamen tiyatro sahnesinde de sergilense bir şey değişmeyecek metin ve oyunculuklarla mı? İtalya’dan gelmiş kız ile mahallenin bıçkın delikanlısı arasında oluşan cinsel çekim, bu filmde ne denli inandırıcılıktan uzaksa, sahneye girip çıkan fahişelerin traji-komiklikleri de olmamış işte! Yani, reklâmların komik / fırlama çocuğundan mahalle delikanlısı ve banka reklâmlarının sevimli kızından çalkantılı ruh hallerini yansıtması gereken, iki kültür arasındaki kız çıkmamış; Sarp Apak ve Özgü Namal kötü oynuyorlar (sondaki arya da tüy dikiyor)! Kendileri bile inanmamışlar ki rollerine. Ne kadar çalışmışlar, ne kadar hazırlanmışlar meçhul… Geriye kalıyor üç tiyatro oyunculuğu: Küfür ettikçe güldüren Demet Akbağ, rolüne hiç derinlik katamayan Altan Erkekli ve tamamen ‘ezber’ İpek Tuzcuoğlu. Dünyada en zor işlerden biri de yönetmenler için, çocuklar ve hayvanlarla çalışmaktır. Allah aşkına, akıllı çocuğa diyalog ezberletmek başka bir şeydir, onunla duygudaşlık kurarak filme inanmasını sağlamak başka şeydir. İkincisinde devreye çocuklar için gerekli çalıştırıcılar da girer; bu filmde böyle bir çalışmanın olmadığını ya da başarılı olamadığını görmek için eleştirmen olmaya gerek yok.

Peki, onlar kötü, sıkıcı ve kıvrımsız da, senaryo yapısı nasıl? Örneğin her karakterin kendi öyküsünü sahne sırası geldikçe oturup anlatması sinema mı? O tür bir mahalleyi zengin tiplerle renklendirememek, evde –ne bileyim- bir mutfak sahnesi bile becerememek, oyuncuya aynı anda iki trafiği yaptıramamak yönetmenlik mi oluyor günümüz Türk Sineması’nda?

Bu filmi çeken yönetmen “story board” diye bir çalışma yöntemini bilir de neden uygulamaz (“bu konuda çalıştım” derse durum daha da vahim)? Yani oyunculara yükleniyoruz da tüm mesele yönetmen değil mi, yinelersek? Senaryo bizim apolitik sinemamızda bir fırsat yakalamış olabilir. Ama bunu sinema filmi diye satıyorsa gereklerini yerine getirecek.

“O… Çocukları”nın sanat yönetmenleri nerededir? Film 1980’lerde mi, günümüzde mi geçmektedir, belli değildir. Gözümüzün içinde Hürriyet Gazetesi’nin o günkü baskısını sokmak yetmez. Bu çalışma genel atmosferi tüm dokusuyla kurmaktan geçer. Biz dikkat etmeyiz zaten, benimseriz. Öykü akışından daha çok, örneğin objelere dikkat edilirse başarısızlık söz konusudur. O İtalya sahneleri neydi öyle? Opera ülkesinin sınav salonu öyle mi yansıtılır? Bu filmde ‘color correction’ çalışması yok mudur? Farklı ruh hallerine göre renk dokuları neden düzenlenmemiştir?

Kıraç iyi bir müzisyen olabilir fakat bir filmde müziğin işlevselliği konusunda bilgilendirilmelidir. Müzik filmin üzerine çıkarsa, tehlike var demektir. Olur, olmaz yerlerdeki yüksek müziklerle etki arttırılmaz; etki, oyuncu ve sahnenin gücüyle artar, müzik tamamlar.

“O… Çocukları”, bir döneme işaret etmeye çalışan doğru bir fikir ama fecaat bir sinemadır.

Bir söz de filme “7+” yaş sınırı veren alt denetleme kurul üyelerine. “Kabadayı” yaş sınırsız geçmişti (hala çözemedik sırrını). Sizin açınızdan, bu da bir gelişmedir. Yani 7 yaşını doldurup, sekizden gün alan her çocuk, “i. ne”, “g. t”, “ s.k” gibi sözcükler geçen küfürleri rahatlıkla dinleyebilir.

“Tek Cümle” köşesi, benim gibi işini haddinden fazla ciddiye alan ve her filmin olumlu yanlarını bulup çıkartan (bu özelliği meslektaşlarınca bazen eleştirilen) bir sinema yazarının, bir sevgili arkadaşının önermesiyle hayata geçirdiği, sinemaya gitmek için acilen film seçecek seyircinin genel bir fikir sağlaması amacıyla hazırlanmaktadır. Amaç, o filmin düşünce yapısını, ruhunu, varsa farklı özelliklerini, özlü bir-iki cümle ile anlatmaktır. Bu satırların yazarı, yaklaşık 25 yıldır kısa-orta-uzun binlerce eleştiri yazmıştır / yazmaya devam etmektedir. “Tek Cümle”, kısalara örnektir. Slogan atmaz, “O… Çocukları” ile ilgili cümlede de “sinema duygusu olmayan” yargısıyla fecaat demiştir. Sinema duygusu taşımayan film fecaattir bana göre.

Edebiyat tarihini bildiğini varsaydığım Ahmet Bey (soyadını yazmamış), hangi alanda yazarsa yazsın herkesin başucu kitabı, Berna Moran’ın “Edebiyat Kuramları ve Eleştiri”yi okumuştur. Eleştiri yöntemlerinin çeşitliliği hakkında bir fikri vardır. Bazen tek bir cümle, gereksiz şişirilmiş bir yazıdan daha çok şey anlatabilir. Önemli olan, film-seyirci-eleştirmen arasında kurulan ilişkinin olabildiğince ‘saf bir alan’a çekilmesidir. Kötü olanları yaşam eler, elemiştir. Sanatçı filmini çekerek zaten eleştirilere açık hale gelmiştir; üzerine düşen, aldatıcı-yapay övgüler düzenleri , “kral çıplak!” diyenlerden daha sıkı sorgulamaktır. Düşünen, okuyan, yazan, duygularını canlı tutan okur ise, eleştirmenle yapıcı bir etkileşime girmelidir. Doğrudur; Ahmet Bey tatmin olmamıştır. Film gösterime girmeden yazdığına göre daha fazla bilgilenmek istemektedir. Fakat bunun yanı sıra bir tür “üstten bakış”la, 40 yıldır film izleyen beni, sanki başka hiç yazı yazmıyormuşum gibi sorgulamak hakkı yoktur. Kusura bakılmasın, bu o kadar basit değildir. Bu sayfayı ilk okuyan biri bile amacını anlayabilecekken ve zevk alanlar da varken, sanki okuru hafifsiyormuşum gibi vurgu yapmak iyi niyetle yazılmış bir eleştiri değildir. Zekâsına güvenenler tam da bu güven çerçevesi içinde okur ve alacağını alır Ahmet Bey. Daha fazla açıklama isteme hakkınıza saygım var ama başkaları adına genelleme yaparak bana ders vermeye kalkmanıza saygı göstermem. SİYAD vurgunuzu anlayamadım. Eğer SİYAD’ın 40. yıl kitabını inceleseydiniz, benim de imzamın olduğu yazılarla tarihe notlar düşüldüğünü görecektiniz. O konuda kuşkunuz olmasın, isteyen istediği yerden iz sürmektedir. Bir de şu bedel konusunda “olumsuz hatta kötü bir eleştirinin bedeli vardır, olmalıdır da” derken ne kastettiniz? Benim eleştiri yazılarım olumsuz (yani -şaka gibi ama- yıkıcı) hatta kötü ise bedeli öderim, okunmam, bırakırım. Ama hala yazıyorsam kusura bakmayın, asla “eyvallah etmem”; özellikle Türk Sineması söz konusu olduğunda, hiç ama hiç kimseyle ‘ahbap-çavuş’ ilişkim olmadığından ve beş para etmez filmleri şişirip, pohpohlayarak hatta yağcılık çekerek göklere çıkarıp iyilik ettiklerini sananlar ama aslında kötülük ettiklerini bilmeyenler gibi asla olmayacağıma garanti veririm. Bu konuda en az sizin kadar ciddiyim!

(16 Mayıs 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com

T. C. Kültür Bakanı Sn. Ertuğrul Günay Makamına

6 Mayıs 2008

Aşağıdaki sorumun BİLGİ EDİNME YASASI gereğince, T. C. Kültür Bakanı Sn. Ertuğrul Günay tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını saygılarımla arz ederim… 12/05/2008

T. C. Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu 2008/2 sayılı (dönemi) kararında YEĞENLERE ENİŞTELERE FON kararı çıktı, Bağımsız öteki sinemacılar ise yine desteklenmedi…

Uzman Film adına çıkan proje, Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu üyesi Faruk Turgut’un YEĞENİ; Görkem Turgut’undur.!!

Yıldız Film adına çıkan proje, Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu üyesi İsmail Güneş’in KARDEŞİ; Mehmet Güneş’indir.!!

ve yine Tunç Okan, Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu üyesi Cengiz Ergun’un ENİŞTESİDİR.!!

1. Kültür Bakanlığı Sinema Destek Kurulu üyelerinin tamamı kimlerden oluşmaktadır?

2. Kuruldaki üyelerin akrabalarının projelerinin desteklenmesi konusundaki gerekçeli kararları nelerdir?

3. Dünyanın her yerinde Ulusal Bağımsız Sinema desteklenirken, Türkiye Cumhuriyeti’nde neden maddi sorunu olmayan Zengin Tekel büyük yapımcılar desteklenmektedir?

4. Sinema Destek Kurulu proje destek puanlama sistemi kriterleri nasıl bir sistemle çalışmaktadır ve hangi kıstaslara göre puanlama yapılmaktadır?

5. Sinema Destek Kurulu üyeliğine kimler ve hangi kıstaslara gore seçilmektedir ve maaşları ne kadardır?

6. Sinema Destek Kurulu üyelerince destek projeleri reddedilen sinemacıların tam listesi neden “başarısız oldukları” için reddedildiği izlenimi bırakacak şekilde kamuoyuna açıklanmaktadır? Kişinin kendisine özel olarak açıklanamazmı?

7. Proje desteği için Sinema Destek Kurulu neden film bütçesinin tamamının maddi değeri kadar banka teminatı ve ipotek istemektedir? Türkiye koşullarında bir sinemacının bu banka teminatı ve ipoteği gösteremeyeceği bakanlığınızca bilinmiyormu?

(12 Mayıs 2008)

Mutlu ŞAHİN
(Bağımsız Belgesel Sinema Yönetmeni)
Sahrayıcedit Atatürk Cad, Şehit İlhanlar Sok, Başak Ap, No: 21/1,
Erenköy - İSTANBUL.
Tel: 0555 305 1 222
e-posta: mutlusahin@gmail.com

Hep Aynı Film

5 Mayıs 2008

Kültür Bakanlığı 2008 yılı 1. dönem destekleri hakkında alınan kararlar burada açıklandı.

5224 Sayılı Sinema Filmlerinin Değerlendirilmesi ve Sınıflandırılması ile Desteklenmesi Hakkında Kanun ve bu yasaya bağlı olarak 2005 yılında çıkarılan 25642 Sayılı Sinema Filmlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik çerçevesinde; Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmekte olan her yıl sinema sanatının gelişimine katkıda bulunmak için yapılan desteklerdir bunlar.

İlgili yasa gereği Destekleme Kurulu oluşturulmuştur ve bu kurul bu değerlendirmeyi yapmaktadır. Önemli nokta; Kültür ve Bakanlığı ve Telif hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü bu desteklerden doğrudan sorumlu olmayıp bir düzenleyicidir.

Destekleme Kurulu ise çoğunluğu sinema sektöründen, meslek birliklerinden oluşmaktadır.

İlgili yönetmelik Madde 9 - “Kurul, Bakanlık temsilcisi ile ilgili alan meslek birliklerinin üyeleri arasından seçtiği birer üye ve sinema ile ilişkili alanlarda temayüz etmiş uzman kişilerden Bakanlıkça belirlenecek üç üyeden oluşur. Kurul üye sayısı onbeş kişiyi geçemez. İlgili alanda faaliyet gösteren meslek birliği sayısının onbirden fazla olması halinde, üye gönderecek birlikler önce kurulmuş olmaları dikkate alınarak belirlenir. Kurulun oluşturulmasında üye bildirimi açısından ortaya çıkan eksiklikler Bakanlıkça giderilir.”

Ve

“Kurul üyelerine, yılda on toplantıdan fazla olmamak üzere her toplantı için (3000) gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutar üzerinden toplantı ücreti ödenir.”

demektedir yönetmelik.

Buraya kadar her şey çok güzel.

Ancak olay Türkiye ve insanımız gerçeğine gelince birden değişmektedir.

Geçtiğimiz yıllarda bu destekleme kurullarının ne derece dürüst çalıştıkları şüphelidir.

Nerdeyse ahbap çavuş ilişkileri ile bu destekler; “körler ve sağırlar birbirlerini ağırlar” noktasına kadar gelmiştir. Bunu konuyu bilen ve içinde olan çoğu kişi yadsıyamaz sanırım. Yoksa ayıp olur.

Bu desteklerin asıl kaynağı, sizlerin sinema bileti vb. harcamalarınızdan alınan rüsumlardan oluşmaktadır. Bunun bir kısmı bütçeye dahil olurken önemli kısmı ise sinema sektörüne yeni yapıtlar oluşturmak ve sinemanın gelişmesine destek olmak amacıyla bu yolla geri dönmektedir.

Ticari kurgu film yapımlarına geri ödemeli bir destek verilmektedir aslında. Karşılığında da o kadar bir teminat gerekir.

Geçtiğimiz yılları ve destekleri hepimiz biliyoruz. Kurul üyesi olabilmek yada kurula üye gönderebilmek amacıyla, olmayan sinema sektörümüzde gereksinimin çok üstünde meslek birlikleri oluşmaya başladı. 2006 ve 2007 yıllarını ve destekleri incelerseniz sonuç ortadadır.

Kaç filme destek sağlandı?

Kaç kişi geri ödedi?

Başarı?

Ha, bir de zarar eden geri ödemiyor. Oh ne âlâ.

Anımsıyorum, Yılmaz Erdoğan medyada sitem etmişti, yanlış iletilmediyse. “En büyük katkı benim filmlerimden geliyor, ama benim filmlerim destek almıyor” diye.

Son yayınlanan tabloya baktığımda, acaba diyorum, aynı filmi mi izliyoruz?

Çünkü para bizim, para sizin. Para halkın. 11 kişi neyi ve neye göre değerlendiriyor. “Red edilen” diye yazılan projeler çok mu kötü? Hem bu neden yazılır? Onu da anlamak mümkün değil. Piyasaya çıkarsa o filmleri de izlemeyelim mi?

Başvuru sayısına bakıyorsunuz. Değerlendirme zamanına bakıyorsunuz. Okumak bile olası değilken bizim kurul iyi çalışmış. Duyduğuma göre; öğrencilerine yada yardımcılarına okutuyorlarmış, özet alıp değerlendirmeye çalışıyorlarmış.

Beyler emeğe saygı lütfen.

Bir de şu var, alınan destek kadar, banka yada gayrimenkul teminatı gerekiyormuş.

Zaten o teminatı olanların ticari kurgu film yapım sorunu olur mu?

Umut ediyorum ki, bu yıl ki değerlendirme dürüst ve emeğe saygı ile yapılmıştır. Ve kurul üyelerinin gönlü rahattır. Umarım bu yıl artık, yönetmelikte yazan hükümler insan öğesi de devreye girerek doğru uygulansın. Umarım, öyle de olmuştur.

Son yayınlanan tabloya baktığımda, acaba diyorum, aynı filmi mi izliyoruz? Pek içim rahatlamadı benim.

Neyse, sonuç olarak bu ticari bir kaygıdır. Zaten geri ödenecek. Ama halk olarak ödenmesini istiyoruz. Ödensin ki sinemamıza yeni kaynaklar yaratsın.

Benim asıl kuşkum, ticari olmayan, kısa film, belgesel film, senaryo yazım vb. destekler. Çünkü geleceğin sineması bu yaratımlarda bence.

Değerli kurul üyeleri de bu gerçeği nihayet özümsemiş olmalılar ki, fazla sayıda başvuran projeyi bizzat kendileri değerlendirip, çevre etkisinden uzak kalıp, yetim hakkı yememeğe özen gösterip karara varabilmek için öteye atmışlar.

Sanıyorum ki 1 - 2 ay gibi bir ek süre sonunda bunu açıklayacaklar.

Bunu şunun için önemsiyorum; kısa film ve belgesel gerçekten Türk Sinemasının temel taşı olmakla kalmayıp ulusal kültürlerin de en büyük tanıtım araçlarından birini oluşturmaktadır.

Bir de; şu özlük hakkı kavramı var ya. Bu çok önemli. Askerlikte; bir erin aylık, nerdeyse bir paket sigara parası tutan maaşını imza karşılığı vermeyen bölük komutanı çok ciddi cezalara maruz kalmıştır ve uzun süreli hapisler yatmıştır. Bu konuda ceza kanunumuzu bir okuyun. Bu katkılar da doğru yerde kullanılamazsa bir özlük hakkı işi olduğu, halkın parası olduğu gerçeği ile ceza hukukumuzda önemli yeri olmalı diye değerlendiriyorum.

Çok genel yazdım. Gerçi açıklanan tablo biraz tuhaf hisler oluştursa da, bildiklerimize ve gördüklerimize set çeksek de, benim için asıl önemli olan ticari olmayan sinemaya ve geleceğimize verilecek destekler. Bana lütfen söyleyin. Bu destekleme kurulunun geçmiş yıllarda destek olduğu belgesel, kısa film, senaryo vb. ön plâna çıkmış bir iki adet adı?

Rahmetli Kenan Pars’ın bir sözüyle noktalamak istiyorum. Geçtiğimiz yıl, onun çok değişik bir belgesel versiyonu başvurmuş. “Bilir misiniz Kenan Pars yaşamında ilk ve tek ödül aldı, onun el işi özgün çalışmaları var.” Desteklenmemiş. Saygı. Ona sonuç söylendiğinde, her zamanki gibi alaycığı ile şöyle demişti: NE BİLİYORLAR Kİ, NEYİ DESTEKLİYORLAR?

Saygılar.

EKLER:

1- Değerlendirme Kurulu bir yarışma seçici kurulu değildir.

2- Yaptıkları görev, gerçekten önemlidir ve ne yazık ki bu görevi algılama yeteneğinden uzak kişlerden oluşmaktadır.

3- Çoğunun sinema geçmiş ve bilgisi tartışılır.

4- Bazıları gerçek sinema sektörünü temsil etmemektedir.

5- Son 4 yılda alınan kararların bir kısmı şaibelidir. Her yıl aynı gruplar destek almış, aynı gruplar almamıştır. Liste gönderebilirim.

6- Özellikle; 2008/2 kararında basında da yer alan akraba ilişkileri tam bir skandaldır ve yargıya taşınacak konudur. Çünkü; devlet ihale yasalarında bile 1. derece yakınlar o ihalaye katılamazlar, ceza yasalarında da yeri vardır. Eğer böyle bir durum oluşmuşsa tüm kurul üyeleri (şerh koyanlar dışında) ve destek alanlar yasalar önünde birinci derece suçludur. Hiçbir yönetmelik yasalar önüne geçemez.

7- Ben ilk yazımda; tablo içime sinmedi derken hiçbir isim vermedim. Aslında olay akraba ilişkileri dışında meslek birliği vb. tanıdık ilşkileridir. Kurul üyelerinin bir çoğu proje okumamaktadır. Bazıları öğrenci vb. birine okutup özet almakta ve ona göre değerlendirmektedir. Çünkü o kadar başvuruyu değerlendirme süresi gerçekleşmemiştir.

8- Ezel Akay’ın deyişine katılıyorum. Kültür Bakanlığı’na 4 yıl önce sektörden empoze edilen bir uygulama sonucu bu yasa ve yönetmelik çıktı. Bu kapsamda Bakanlık haklı olarak, bu işin dışında kalmayı yeğlemiştir. (Özet yazdım; konu uzun aslında.)

9- Kurul üyelerinden bazıları toplantı öncesi bazı film yapımcılarını neden ararlar? Aramışlar mıdır?

10- Neden sürekli bir meslek grubu kurulur hale gelmiştir?

11- Neden Kültür Bakanlığı birimleri bu kurulun geçmiş çalışmalarından ve çıkan dedikodulardan rahatsız olup 2008′den itibaren bu kurulun dürüst çalışması için önlemler düşünmüş ve puanlama sistemine başlamasına karar vermiştir acaba?

12- Geçmiş yıllarda kabûl edilmeyen projelere ortak gerekçe olarak sinematografik yetersizlik vb. gerekçeler yazarak bunu yayınlamak yerine bu gün sadece reddine denmesi uygulaması başlamıştır. Ne demek red etmek; benim politikam bu dersin ve bunları desteklemeyi uygun gördüm dersin olur biter. Onca büyük özveri, para ve emeği, hem de sanatçı kişiliği olmayanların red ettim demesi ne ayıp.

13- Geçmiş yıllarda destek alan projeleri hiç inceleme olanağınız oldu mu?

14- En önemli konu; verilen paralar ve kaynağı çok önemlidir. Bu bir devlet genel bütçesi olsa belki gerekçeleri olur, ancak bu özel bir bütçe. Kurul beyefendileri iyi düşünmelidir.

15- Son 4 yılın gelmiş geçmiş tüm kurul üyelerine soruyorum: (Bu arada aralarında gerçekten son derece saygıdeğer ve dürüst insanlar var. Onları dışta tutuyorum ama bir koşulla. Karara şerh koymuşlarsa, bunu bilemiyoruz.) Akşam eve gidince çocuklarının ve eşlerinin yüzüne gönül rahatlığı ile bakabiliyorlar mı? Rahat uyuyabiliyorlar mı?

16- Deniyor ki; kimsenin itiraz etmeyeceği bir sistem getirelim. Böyle bir sistem var ve dünyada olduğu gibi ülkemizde de uygulanıyor. Danışma Kurulu toplantısında bunu ben bizzat dile getirdim ama kimsenin işine gelmediği için bugün sorsan çoğu anımsamaz. Ama gerçekten böyle bir sistem var. Bunu uygulamaya hazırlar mıdır? (Bu sistem bende mevcut. Devletin en üst kademelerinde kendim bizzat uyguladım, hâlâ da uygulanıyor. Kanıtlı, delili, örnekli) Sinemaya da çok kolay uyarlanabilir. Ama bu bazılarının işine gelir mi bilemem.

17- Bu arada gerçekten hakederek destek alan projeleri de yaralıyoruz. Bunun sebebi bence o bazı kurul üyeleridir. (Bazıları, çok konuşup etkileyenleri)

Bu maddeleri daha da somut olarak belki 200′e kadar sıralayabilirim.

Sonuç olarak; bence şu kurul beyefendilerinin asıl yetim hakkı paralarını dağıtacakları ve en hassas olmaları gereken kararlarını bekleyelim. Çünkü uzun metraj ticari projelerdir ve zaten geri ödenecektir. Asıl özen gösterilecek yer geri ödemesiz desteklerdedir.

Aslında ilk yazımı, tümü hakkında kararlar açıklanınca yazacaktım ve bu yıl gerçekten dürüst olacaklarını umut ediyordum. Ancak basında da açık ve somut kayırmalar çıkınca zaten bidiğim tablodan rahatsız olup yazdım. Bakın, gene umut etmek istiyorum ki; kurul efendileri doğru kararlar alacaklardır.

Geçen seneki kararlara gene baktım. (Kurul üyeleri 2 yılda bir seçilse de aynı meslek gruplarından oluştuklarından sonuç maalesef değişmemektedir.) Son 3 yıllarını somut izledim. Verilen ve yapılanlar ortadadır. Eğer ki gene aynı hamam aynı tas olacaksa, geriye dönük olarak, hesap sorulacak ve ortalık yangın yerine dönüşecek kanaatindeyim.

Telefonum açık, (zaten bu arada adını vermeyeceğim bazı kurul üyelerinden tehditvari tavırlar alsam da benim için farketmez. Herkesin geçmişi bellidir. En apaçık da benimdir. Onlar için korkunu ecele faydası yoktur.) bu platformda ortak bir görüş ve davranış tarzı belirleyelim. Yasal olmak koşulu ile yapılacakları belirleyelim, son 4 yıl geriye dönük işlemi başlatalım.

Ayrıca, en önem verdiğim konu, sayın sinema yazarlarımız, bir hafta Amerikan filmleri eksik kalsa ne olur. (Biliyorum çok şey olur.) Bu görevler sizin değil mi? Sorun bana: Belge, bilgi, tanık… Sizden de ricam var; son 4 yılın Değerlendirme Kurulu üyelerini, ama tüm geçmişleriyle (adlarını bilmiyorsanız ben veririm) bir yazıverin.

Bunlar yapılırsa; herşey çok doğru ve çok dürüstçe ve herkes tarafından anlaşılacak zaten. Buna kefilim.

Valla dürüst insan düşmanım olsun ama öteki, o hiç olmasın.

(11 Mayıs 2008)

Vural Çavuşoğlu / 0532 254 80 32

Sefaletin Sineması, Sinemanın Sefaleti…

2 Mayıs 2008

Konuşmalarına “Genco Erkal’dan jüri üyesi olur mu?”, “Yumurta’dan film olur mu?” diye başlayan sinema adam(!)ları için Recep’den film olur. Hemde 4 milyon seyirciyi de peşinden götürür. Çünkü sinema gişe demektir. Gişede para demektir. Tanrı, para; tapınak, gişe; müminlerde seyirci olunca Genco Erkal’dan jüri üyesi, Yumurta’dan film olmaz.

Tabi bu gişe filmlerinin bir formülü var. Bu formül her ülkede sosyolojik olarak en ilkel değerlere göre dizayn edildiği zaman, çok başarılı gişe sonuçları ve kazanç elde etmek mümkün.

Bu iyi bir ticaret adamının sinema alanındaki başarısıdır. Bu işi ticaret olarak yapanlar zaten “sanat” sözcüğünden nefret ederler. Benim bu işi yapana, yani sinema ile ticaret yapana diyeceğim yoktur. Benim itirazım, tüccarın sanatçıyı aşağılamasınadır. Sanat sinemasına seyirci toplayamadığı ve para kazanamadığı için kızıyorlar. Bu konuyu kendilerine dert ediniyorlar. İşte buna hakları yok.

Büyük kentlerimizin eteklerine tırnakları ile pençeleri ile tutunmuş genç ve “kent köylüsü” büyük bir nüfus oldukça, ticaret sineması için sonsuz fırsatlar ve büyük gişe başarıları hep olacaktır. Vandallığa, angutluğa, şirin aptallığa ve ilkel duygulara yönelik her tür güldürü projesi ticaret sinemasının önünde sereserpedir. Ayrıca bu türe hayran bir sinema yazarı (!) sinema düşünürü (!) kitlesi de oluşmuştur. Sinema bahanedir, fırsat ticarettir. Birinin işi para, ötekinin sanat. Herkes işini yapsın. Sanat sinemasından sana ne.

Ancak kazın ayağı öyle mi? Ticaretçilerin gişe başarısı “genç sinemacıları” mıknatıs gibi kendine çekmektedir. Bu şablonun ve başarı formülünün gençler tarafından kabul görmesi, hele sinemacı olmak için gençlerin neredeyse kitle halinde üniversitelere (27 üniversitede sinema eğitimi veriliyor) ve kurslara akın ettiği bir ülkede “sinema sanatı” kavramının yozlaştırılması… işte buna da itiraz edilmesi gerekiyor.

Sanat, yaşadığı toplumun kalbidir. Tüm incelikleri ve muhalefeti içinde barındırır. Bir ülkenin sinema sanatı, halkının macerasını, sevinci ve kederiyle, acısı ve mizahı ile anlatabilmelidir. Son çeyrek yüzyılda bin civarında uzun metraj sinema filmi yapılmış. Bu ülkede yaşayan sinemacıların bu halkın yaşadığı derin acıları (bir - kaç film hariç) yansıttığını söyleyebilir miyiz. Bu ülkede olup bitenler sinema sanatçısının yüreğini yakmaz mı? Bu ülkede olup bitenler tragedya ve komedyanın ta kendisi değil mi? Nerede politik sinema? Bu ülke sinemasının genç Lütfi Akad’ları, Metin Erksan’ları, Yılmaz Güney’leri olmayacak mı? Yoksa sinema sanatının temsilcileri de gözlerini ticaret sinemasına mı çevirdiler? Bunu asla kabullenemiyorum. Öyleyse buna da itiraz edilmesi gerekiyor.

Bir zamanlar bu ülkede sinemacılar halkın acılarını, yaşam mücadelesini ve direnişini hikâye ederlerdi. Şimdilerde ise iki tür sinema var. Birincisi ticaret sineması. Seyirci de orada para da orada. Diğeri toplumsal duyarlılık yerine bireysel duyarlılıkla kişisel sinemalarını oluşturmaya çalışan art - house sinemacılar, yani “sanat sineması.” Bu ikinci türü inatla ve içtenlikle sürdüren “has” sinemacılar henüz toplumun vicdanı olmayı başarabilmiş değiller ve filmlerini büyük bir kitleye ulaştıramıyorlar. Ancak dünya sineması içinde bir “Türkiye sineması”ından bahsediliyorsa bu sinemacılar sayesindedir.

Sinema sanatını kitlesel ve evrensel kılan güç, içinde yaşadığımız modern toplumun vicdanı olmasıdır. Geçtiğimiz yüz yıl içinde sinema bu gerçeği kanıtlamıştır. Bu gerçek bizim için de geçerli olmalı.

Toplumumuza ne yazık ki silâh zoru ile dayatılan bir anayasa ile çeyrek yüz yıldır yaşıyoruz. Tüm alanlarda tam bir çözülme ve çürüme. Yargıdan eğitime tüm toplumsal sistemlerimiz yetersizlik içinde. Kentler ve kıyılarımız yağmalanmış, kültürel dokusu harap edilmiş, yoksulluk ve çaresizlik kentlerin eteklerinden merkezine doğru hızla yürüyor. Peki, yaşanan alt - üst oluşu, yani bu sosyolojik devrimi, yani bu kahrolası çeyrek yüzyılımızı yansıtan bir sinemamız olduğunu söylemek mümkün mü?

Bir sinemacı için hazine değerinde olan Türkiye halkının acılarını biz filme çekmeyeceksek kim çekecek?

Bu ülkede yaşamıyor muyuz ? Belki de…

Öyleyse: İtalyan opera sanatçısına Gebze’de Mozambikliler tecavüz etti? Hırant Dink’i Şişli’de İtalyanlar öldürdü? 10 yaşındaki okul çocuklarının bileklerini Adana’da Fransızlar kırıyor? 84 yaşındaki İlhan Selçuk’u İstanbul’da Danimarka polisi gözaltına aldı?

Hangi ülkede devlet, siyasi iktidarı ile davalı? Hangi ülkede seçim sandığını tarikatlar ve satılık aşiretler belirliyor? Hangi ülkede 40 yaşındaki katiller üniversite öğrencisi kılığında kurşun atıyor? Baharı Karşılama Bayramı hangi ülkede bir korku filmi gibi yaşanıyor? Hangi ülkede her gün darbe oluyor?

Bu sefalet tanıdık geliyor mu? Evet sefaletin sineması değil, sinemanın sefaleti.

(08 Mayıs 2008)

Sabahattin Çetin

Eskişehir’de Bir Film Festivali Var

1 Mayıs 2008

On yaşındaki Uluslararası Eskişehir Film Festivali’ne ilk defa katıldım. Profesyonelliğin madeni tadı bulaşmamış amatör yani sımsıcak bir açılış gecesiydi. Festival Başkanı Prof. Gülseren Güçhan’ın Onur Ödülü layık görülen Tarık Akan ve Hale Soygazi için yaptığı konuşma bir akademisyenin sinemaya duyduğu derin sevginin bir tezahürüydü. Gülseren Hanım sanki bir bilim kadını, festival başkanı değil de yeni yetme gencecik bir sinema hayranı kız frekansındaydı!

Tarık Akan’ın ödülünü aldıktan sonra yaptığı konuşma tahmin edeceğiniz gibi politikti. Akan, AKP milletvekillerinin yüzüne baka baka ciddi siyasi göndermeler yaptı. Birkaçı o salonda bulunan ve “bunalımlı, anlaşılmaz filmler çeken” yeni yetme yönetmenlere açıktan hitap etti. Mücadeleden kaçtıklarını, toplum meselelerine el atmadıklarını söyledi. Bunu yaparken düşman olarak “1950’de Türkiye’ye yapışan ve giderek etkisini arttıran bir güçten” bahsetti.

Bugün hepimiz biliyoruz: bizi bunaltan, hayatımızı elimizden alan ve insanımızı kendi gibi olmaktan uzaklaştıran bu “emperyalist güç” artık neredeyse savaşamayacağımız boyutlara geldi. Bu yüzden onunla silahla, parayla veya onun elinde bulunan diğer savaş alet edevatıyla değil ancak sanat yoluyla baş edebiliriz. Nitekim Agâh Özgüç adına imza günü düzenleyen Adımlar Kitapevi’ndeki sohbette de -Özgüç’ten lâf kaparak- dediğim gibi en milliyetçimizden en solcumuza kadar, Türkiye’yi baskı altında tutan Amerikan tarzı hayatının tesiri altındadır!

Yeni yetme yönetmenlerin apolitik tutumuna yönelik sözler bana, Attila İlhan’ın, İkinci Yeni’ci edebiyatçılara yönelttiği eleştirileri hatırlattı. İlhan, eleştirisinde İkinci Yeni hareketini bir depolitizasyon, gerçeklerden kaçma, korkaklık olarak nitelendiriyordu. Peki, sinemamızdaki bu korkak, kaçak, politikaya bigane duran çocuklar nereden çıktı? Neden ne anlama geldiğini anlayamadığımız hikâyelerini, sözün kısası sadece kendilerini anlatan ve bu yüzden de seyircinin gişelerde mahkûm ettiği filmleri çekiyorlar?

Eskişehir Film Festivali bu tür soruların sorulduğu ve cevabının arandığı bir platform olabilir miydi? Bunun bilemiyorum ama şunu net olarak söyleyebilirim ki, yönetmenlerimizin önünde tarihi, bugünü ve geleceği ile ciddi biçimde sanata aç bir Türkiye var. Onlara büyük görevler düşüyor. Cannes’da, Venedik’te, Berlin’de; İstanbul Film Festivali’nde veya Antalya’da veya Ankara’da ödül almak ve bununla şişinmek hiç bir şey ifade etmiyor. Bir sanatçının milleti ile bütünleşmediği takdirde saman alevinden farksız olacağını herkesten çok onların düşünmesi gerekiyor.

Son Söz: Eskişehir Film Festivali’ne hayat veren Anadolu Üniversitesi Rektör’ü Sayın Prof. Dr. Fevzi Sürmeli, Festival Başkanı Prof. Dr. Gülseren Güçhan ve tüm ekibe beni de davet etme inceliğini gösterdikleri için teşekkür ediyorum.

(07 Mayıs 2008)

Coşkun Çokyiğit

coskuncokyigit@gmail.com

T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Sinema Destekleme Komisyonu Hakkında

1 Mayıs 2008

Bilmiyorum dikkatinizi çekti mi? Sinema Destekleme Komisyonu 2008 yılının ilk toplantısını yaptı ve birbirinden komik kararlara imza attı.

18 sinema filmine 150.000 YTL ve 325.000 YTL arasında değişen miktarlarda destek çıktı.

Çıkan filmler arasında komisyon üyelerinin kardeşlerinin, kayınbiraderlerinin ve yeğenlerinin de projeleri var. Birçok profesyonel sinemacının filmlerini gözlerini kırpmadan red eden bu gurup kendi menfaatleri doğrultusunda karar almaktan hiçbir çekince duymamışlardır.

Kültür Bakanlığı sitesinde de bu projeler, sadece firma ve film ismi bildirilerek kamuflaj taktiğine gidilmiştir.

Bu kadarla kalsa gene insanın içi gam yemeyecek. Türk sinemasının emektarları film üretmek için yanıp tutuşurken, desteklediği projelerden sekizi ilk filmi çekecek yönetmenlere verilmiş. Bunda ne var, o insanlarında üretmek en temel hakları denilecek olursa, bu destek alan insanların öz geçmişinin incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Yüzde doksanı belirli bir cemaat, yada lobiye yakın duran isimler.

Zaten AKP hükümeti kendi sinemacısını yaratma peşinde. Ama unuttukları bir şey var ki, sinema yetenek isteyen bir sektör. Öyle mecliste parmak indirip, kaldırmakla yürütülecek bir şey değil. Yani bu arkadaşlar en fazla bir film çektikten sonra, daha hiç anılmamak üzere kaybolup gidecekler.

İşte garip kültür politikası. Destekleme Komisyonu da kendilerine yakın insanlardan oluşturulmuş. Sektör temsilcileri de menfaatleri uğruna onlara uyunca ortaya bir katliam çıkmış. Hepsinin günahını almayayım ama görünen o ki, birer projeyi aralarında paylaşmışlar. Geri kalanda AKP’ye, yada onların malûm cemaat mensuplarına, sempatizanlarına gitmiş.

Dağıtılan bu para sinemaya giren seyirciden kesilerek, fona aktarılan paradır. Öyle kolay yağmalanacak para değildir.

Ne yazık ki destek alanlar arasında, PKK olaylarından ceza almışlarda vardır. Yani iş menfaate gelince gözler hiçbir şey görmemektedir.

Lütfen komisyon üyeleriyle, destek alan proje sahiplerinin, beşeri ve ticari ilişkilerini inceleyin. Adaletin hiçbir yerde işlemediğine tanık olacaksınız.

Sektörde saygın gözüken insanlarda bu yağmanın bir unsuru olmuştur. En azından seslerini çıkarmayıp, insanların haklarının gaspını seyrederek.

Bundan önceki hükümetlerde bu fonu arpalık olarak kullanıyordu, ama hiçbir zaman bu kadar gözlerini karartarak davranmıyorlardı.

Ama adamlar haklı, karşılarında hiçbir müeyyide yok. Ben yaptım oldu mantığı. Ülkenin tamamını yağmalamış insanlar için zaten oralarda konuşulan rakamlar çok komik. Sadece dört milyon lira. Bu parayı bile sinemacılara vermeyip, kendi yandaşlarına dağıtmayı yeğ tutuyorlar.

T. C. Kültür Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün sitesine girerek destek alan projeleri görebilirsiniz.

Uzman Film adına çıkan proje, komisyon üyesi Faruk Turgut’un yeğeni, Görkem Turgut’undur.

Yıldız Film adına çıkan proje komisyon üyesi İsmail Güneş’in kardeşi, Mehmet Güneş’indir.

Tunç Okan, komisyon üyesi Cengiz Ergun’un eniştesidir ve onunda projesi çıkmıştır. Ama yine de Tunç Okan’ın film çekmesini önemsiyorum. Ancak alınan kararlar mide bulandırıcıdır. Dikkatlerinize sunulur.

Saygılarımla,

(07 Mayıs 2008)

Bülent Pelit

İletişim: 0 539 240 10 06

Cennet Filminin Yönetmeni Biray Dalkıran’ın Açıklaması

1 Mayıs 2008

Sayın Adana Altın Koza Yönetimi

Bugün filmim “Cennet”in Adana Altın Koza Film Festivali’ne kabûl edilmediğini öğrendim.

Filmimiz “Cennet” İngiltere, İspanya, Çin ve İsrail’in en önemli film festivallerinden yarışması için davet edildiğini göz önüne alırsak; bu festivallerde En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Müzik, En İyi Yönetmen ve En İyi Film dallarında ödüle aday olduğumuz düşünülürse; Adana Altın Koza ön jürisinin “Cennet” filmine emeği geçen oyuncularına, ekibine ve sinemada beğenmiş seyirciye ve Adana’da buluşması muhtemel seyirciyi mahrum edildiği düşünülürse; sinema televizyon lisansı yapmış; sinema televizyon üzerine master’ını tamamlamış ve aynı konuda doktora yapan, Ünsal Oskay, Tuğrul Eryılmaz, Ali Erdemci, Tevfik Başer, Müşfik Kenter ve Mehmet Birkiye gibi sinema ve basın devlerinden eğitim almış, toplam 41 adet ödül ve mansiyon kazanmış, onlarca reklâm, yüzlerce klip yönetmiş bir yönetmenin filmimi reddediyor olmanız benden çok daha deneyimli olduğunuzu (ne yazık ki değilsiniz) veya objektif olmadığınızı gösterir. Adana Film Festivali ön jürisi yüzünden “Cennet” filmimle Türkiye’de sadece “davet gelen” festivallere katılacağımı ve Türkiye’deki başka bir festivale davet gelmediği sürece başvurmayacağımı, yurtdışında ise temsil edeceğime devam etmem gerektiğini sizin sayenizde anlamış bulunmaktayım. Umarım festivaller filmleri değerlendirmek ve tanıtmak için yapılır. Yarışmaya katılan tüm meslektaşlarıma başarılar diliyorum ve sizinle yarışma fırsatımızı elimizden alan ön jüriden dolayı özür diliyorum.

Saygılarımla

(07 Mayıs 2008)

Biray Dalkıran / Yapımcı - Yönetmen

www.cennetfilm.com

www.dfgs.net

09 Mayıs 2008 Haftası

29 Nisan 2008

“Yasak Krallık”, Uzakdoğu dövüşlerinin en önemli aktörlerini, en çarpıcı işlere imza atmış aksiyon koreograflarını, bu alandaki en iyi görüntü yönetmenini buluşturan ve Çin efsaneleri esas alınarak yazılmış öyküsünde Batı ile Doğu arasındaki köprüyü kurarak birkaç türü birleştiren bir seyirlik: Zamanın en hızlı aktığı filmlerden aynı zamanda.

“Tehlikeli Oyun”, “Otokrasi benzeri bir oluşum, hem de günümüzde ve Nazizm’i yaşamış Almanya’da, yeniden; hadi canım sen de!” diyenlerdensiniz, gidiniz, bir lisede salt bir sınıfta bile nasıl kolayca ve sadece 5 günde canlanabildiğini izleyip pay çıkarınız: Zeki bir film ve önemli.

“Şöhret”, Salsa Kralı Hector Lavoe ile sıra dışı bir tutku, aşk, evlilik yaşadığı karısının gerçek hikâyesinin odağında, göçmen olarak New York’ta var olabilmek, tüm dünya tanısa da yapayalnız hissedebilmek, yoksulluktan paraya, üne, kadınlara ama asla tam bir mutluluğa sıçrayamamak gibi zengin bir içeriği, etkili performanslarla unutulmaz kılıyor: Öykülemedeki teknik sağlamlık ve müziğin fonksiyonelliği ders olarak okutulabilir.

“Münferit”, gerçek olaylardan yola çıkılarak yazılmış senaryosuyla sinemamıza taze bir soluk veren polisiye - gerilim: Keşke çekim süresi ve olanakları daha geniş olabilseydi!

“Kırmızı Balon’un Yolculuğu”, büyüyüp çeşitli maddi sıkıntılar, yürekteki büyük boşluklara bağlı üzüntüler, koyu kederler yaşamaya başlamadan önceki berrak dönemde yani çocukluğunda, Simon’ın Paris’teki serüvenine eşlik ediyor: Ve bu sessiz, alçakgönüllü, ustalık içeren film, hani bir daha asla hissedemediğimiz o naif yıllarımıza çok kısa da olsa duygusal bir dönüş yaşatıyor.

“Karamel”, kadının hangi coğrafyada, nasıl acılarla, nasıl baskılarla karşılaşırsa karşılaşsın hep ‘güzel’ kalabildiğini, kötülükleri bertaraf edip salt neşeye, hüzne, aşka, bakımlı olma çabasına yoğunlaşarak anlatıyor ve kadın duyarlığını içinize işliyor: Hepimize çok tanıdık gelen beş kadın ve çevresi öyle canlı ki perdede, elinizi uzatıp dokunmak istiyorsunuz o güzelliklere.

“Burada Olan Burada Kalır” diyorsanız yanılıyorsunuz, hele bir de Vegas’da sarhoş halinizle evlenmişseniz yandınız ya da belki eğri olan doğrudur aslında; çift olarak birbirinizi çok yıpratsanız da kim bilir, belki… : Bu rollere en yakışan iki oyuncuyla çok keyifleneceksiniz ya!

“Aleksandra”, silâhların, savaşın, can alıp vermenin gölgesinden içeriye sızan gün ışığında çocuksuluğu, şefkat gereksinimini, masumiyeti görebilen yaşlı kadının rehberliğinde, insan yüreğinin iyiliğine bir yolculuk: Keşke dünyamızı hepimize can vermiş kadınlar yönetebilseydi, her şey nasıl da farklı olurdu değil mi?

“96 Saat”, kızını kadın tacirlerinin elinden kurtarmak için harekete geçen babanın önündeki toplam süre ve soluksuz bir tempoya sahip filmde bu eski ajan abartılı bir istihbarat toplama / öldürme makinesine dönüşüyor: Ancak kabûl de etmeli ki, film çağın en önemli sorunu olan kadın (genelde kadın ve çocuk) ticaretine, bazı sahnelerde çok moral bozma pahasına dikkat çekmeyi başarıyor!

(06 Mayıs 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com