'Yazılar' Kategorisi Arşivi

Türkiye’ye Film Getirmenin Kumar Yönü Olması Heyecanımızı Artırıyor

25 Haziran 2008

Geçtiğimiz aylarda sayfalarımızı açmaya başladığımız, sinema sektöründe ithalât ve ihracat yapan film şirketlerine yönelttiğimiz mikrofonu bu kez köklü bir şirkete tuttuk. 1941 yılında kurulmuş olan yerli bir şirket Özen Film. Tam bir aile şirketi olan Özen Film, sadece film ithal etmekle kalmıyor, aynı zamanda film üretimine de katkılarıyla da biliniyor. Ayrıca sahip olduğu sinema salonlarıyla seyircinin konforlu şekilde film izlemesini de sağlayan Özen Film’in en büyük hedefi, sinema sevgisini gelecek nesillere aktarmak. Ülkemizdeki sinema sektörünün neredeyse kompedanı haline gelen Özen Film’in sahibi Mehmet Soyarslan’la sinemalife okuyucuları için hem sektörün nabzını tuttuk, hem de geçmişten günümüze Özen Film’in yolculuğunu konuştuk.

Özen Film nasıl kuruldu? Şirketinizin amaçları, hedefleri nelerdir bahseder misiniz

Özen Film, 1941 yılında, dedem Osman Sirman, onun babası Mehmet Rauf Bey ve ortakları tarafından anonim şirket olarak kuruldu. Hem film ithâl etmek, hem de yerli film üretmek, film dağıtımcılığı yapmak ve sinema salonu işletmek üzerine faaliyetlerine başladı. Özen Film’den önce aynı ortaklar, aynı işleri yapmak üzere kurulmuş Sümer Limited adlı bir de limited şirketleri vardı. Bu şirket 1930’lu yıllarda eski Artistik, sonra Sümer olan (şimdiki Rüya), sineması ile Taksim Sineması’nın inşa ve işletmesini yaptırmıştı. O yıllara ait basılmış çeşitli dergi küpürleri vardır. Özen Film, Türkiye’de sinemacılık ve filmciliğin bugünkü saygın konumuna gelmesine büyük katkılarda bulunmuş, her yeniliğin öncüsü olmuş bir kuruluştur. Bugünkü hedefi de sinema sevgisini gelecek nesillere aktarabilmektir.

Özen Film, Türk sinema sektörü içinde en köklü şirketlerden biri olarak duruyor karşımızda. Geçmişten bugüne zaman yolculuğu yaptığımızda Özen Film’in bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geçmişten bu yana Özen Film, aralarında Babaların Günahı, Mavi Boncuk, Çakırcalı’nın Hazinesi, Şanlı Maraş gibi birçok yerli filmin yapımcılığını veya yapım ortaklığını yapmıştır. Daha sonra 80’li yıllarda büyük yankı uyandıran ve İngilizce versiyonu birçok yabancı ülkeye satılan, Natuk Baytan’ın yönettiği, senaryosu ve müzikleri Mehmet Soyarslan tarafından yapılan Toprağın Teri, Mustafa Altıoklar’ın yönettiği Ağır Roman filmlerini yapmıştır. (Bu filmdeki Mehmet Soyarslan’ın Resimdeki Gözyaşları adlı bestesi Atilla Özdemiroğlu düzenlenmesi ve Cem Karaca tarafından yeniden seslendirilmesi ile film müzik klibini oluşturmuş ve çok büyük ilgi uyandırmıştı.) Daha sonraki yıllarda Gani Müjde’nin yönettiği Kahpe Bizans 2,5 milyon kişi ile o dönemin gişe rekorunu kırarken, Mustafa Altıoklar’ın Asansör’ü onu takip etti. Kahbe Bizans’ın müziklerine de 8 bestesi ile Mehmet Soyarslan katkıda bulundu. Daha sonra Büyü, Eve Giden Yol 1914, Son Osmanlı: Yandım Ali ve 2008’de de Recep İvedik gibi filmleri ya kendi üretti ya da ortak yapımcı olarak yapımına iştirak etti. Yapımına iştirak etmese de işletmeciliğini yaptığı birçok Türk filmi de gişe rekorlar kırdı.

Yurt dışından film ithâl ederken, dikkat ettiğiniz hususlar nelerdir? Çalıştığınız firmalar hangileridir?

Yabancı film dağıtımcılığı konusunda da dünyaca ünlü birçok filmin ülkemizde gösterimini sağlayarak, kolay erişilmez bir rekora imza atmıştır Özen Film. Bunlar arasında 28 yıl kesintisiz filmlerini dağıttığımız 20th Century Fox’un, çeşitli dönemlerde Summit Entertainment, Castle Rock Int. ve Carolco firmalarının filmleri yanında, çeşitli ülkelerden birçok bağımsız film de yer almaktadır.

Şirket olarak sinema salonlarına da dikkat ettiğiniz ve bu bağlamda, bünyenizde sinema salonları bile bulundurduğunuzu biliyoruz. Böylelikle, ithalâttan, ihracata ve film seyretme ortamına kadar, tam konsept oluşturduğu ortada Özen Film’in. Neden böyle bir konsept olmasına gereksinim duyuldu. Bu anlamda sektöre bugüne kadarki, sunduğu katkılardan bahseder misiniz?

Özen Film bugün de sinemacılık ve filmcilik dalında faaliyetini sürdürüyor. Ancak ağırlığı son seyirci talepleri doğrultusunda yerli film yapım ve dağıtım yönüne vererek çalışmalarını sürdürüyor. Çünkü yabancı filmler hem eski rağbeti görmüyor, hem de gerek DVD gerek de TV’de çok kolay erişilir hale geldi. Korsan da etkileyince, seyirci sayısında büyük değişiklikler oldu. Her şeye rağmen, Özen Film buna benzer birçok kriz yaşadı. Salonları bölerek çok salonlu sinemalar konseptini ilk ortaya çıkarıp, uygulayan da Özen Film oldu. Site ve Şafak sinemaları ilk örnektir. Daha sonra Movieplex imajı ile seçkin sinema binaları ve salonları kurdu. Bu salonların işletilmesi hala sürüyor. Ülkemizin saygın sinema zincirlerinden birine sahip olan Özen Film’in, Nişantaşı Movieplex, Suadiye Movieplex, Çemberlitaş Şafak Movieplex, Şişli Movieplex, Beyoğlu Sinepop, Kadıköy Broadway ile birlikte mevcut toplam 4184 koltuk, 26 salon kapasiteli 6 sinemaya sahiptir.

Korsan filmler ile ilgili söyleyecekleriniz neler? Sizce ülkemizde böyle bir sıkıntının olmasının altında yatan sebepler nelerdir?

Korsanlık, yaratıcılık içeren, eser üreten, her mesleğin baş belâsı. Yasal mücadeleler sürerken, sinemalarda yapılan korsan kayıtlara mani olmak için dijital 3 boyutlu sisteme önem verilmeye başlandı.

Ülkemizde film ithâl etmenin karşılaştığı zorluklar var mıdır? Varsa bu zorlukları açıklar mısınız?

Film ithâlinde hala, özellikle gümrük konusunda çeşitli zorluklarla karşılaşıyoruz. Gümrüklerde telif hakkı üzerinden filmle birlikte gümrük alınmaya çalışılıyor. Ancak yakında dijital sinema yayıldığında ortada gümrük alınacak mal da kalmayacak. İnternet yoluyla filmler sinema makinelerine yüklenmeye başlanacaktır.

Bugüne kadar ithâl ettiğiniz filmler içinde, hayal kırıklığı yaşadığınız filmler oldu mu?

İthal ettiğimiz filmler arasında tabii ki beklentilerimizin çok altında iş yapan filmler de oldu. Geçmişte, özellikle ülkemizde çok ilgi duyulacağına inandığımız Roberto Benigni’nin Banana Joe’su hiç ilgi görmedi. Bunun gibi, büyük kadrolu birçok film, zaman zaman çeşitli nedenlerden dolayı hiç ilgi bulmaz. Zaten bizim için biraz kumar yönü olması heyecanı arttırıyor. Çünkü bazen de hiç çalışmaz dediğimiz filmler büyük iş yapabiliyor.

Bugüne kadar yapımında katkı sağladığınız Türk filmlerinden bahseder misiniz?

İşletmeciliğini yaptığımız bir çok Türk filmi de gişe rekorları kırdı: Hazal, Maden, Su Da Yanar, Fırat’ın Cinleri, Toprağın Teri, Mavi Sürgün, Işıklar Sönmesin, Hemşo, Komser Şekspir, Büyük Adam Küçük Aşk, Yeşil Işık, Gönderilmemiş Mektuplar, Ağır Roman (Aynı zamanda yapım ortağı), Kahpe Bizans (Aynı zamanda yapım ortağı), Asansör (Aynı zamanda yapım ortağı), Uzak, Hababam Sınıfı, Okul son yıllarda işlettiği filmlerden bazılarıdır.

Türkiye’ye getirdiğiniz ve büyük yankı uyandıran filmler hangileridir?

Özen Film’in ülkemize getirdiği yankılar uyandıran pek çok filmden bazıları şunlardır: Jaws, Yıldız Savaşları Üçlemesi, Kehanet, Yaratık, Zelzele, Guguk Kuşu, Rocky, E. T., Rambo, Terminator 2, Temel İçgüdü, Evde Tek Başına, Zor Ölüm, Kurtuluş Günü, Cesuryürek, Titanik, Başka Gün Öl, Azınlık Raporu, Dünyanın Uzak Ucu, Buz Devri I ve II, Garfield I ve II, Omen 666, Pembe Panter, X Men I - II - III, Cennet’in Krallığı, Tutku: Hz. İsa’nın Çilesi.

(01 Temmuz 2008)

Köksal Aras

http://www.sinemalife.com

Made in Europe’u Amatör Bulmaları Hoşuma Gidiyor

25 Haziran 2008

1960’lardan beri Avrupa’ya göç etmek, birçok insanımızın hayaliydi. Belki de hala daha hayali. Avrupa hayatı Türkiye’den hep cazip olarak gözükse de aslında pek öyle iç açıcı olmadığı ortada. Türk her yerde Türk’dür mantığından hareketle, kronikleşmiş problemlerimizi yaşadığımız yere de götürmeyi adet edinmiş bir milletiz. Bu şizofrenik durumu farklı bakış açısı ile yansıtan Made in Europe 20 Haziran’da vizyona girdi. Filmin hem senaristi, hem de yönetmeni olan İnan Temelkuran’ın ilk uzun metraj denemesi Made in Europe. İlk denemesi olmasına rağmen, Adana Altın Koza Film Festivali’nden iki önemli ödülle dönen Temelkuran’la, sinemalife okuyucuları için hem filmin oluşum sürecini konuştuk, hem de filme gelen tepkileri.

Öncelikle şunu sormak istiyorum. Hukuk Fakültesi’nden sinemaya, bu geçiş sürecinden biraz bahseder misiniz?

Hukuk Fakültesi’nde okurken de sinema yapmak istiyordum ancak seyirci olmak dışında bir şey yapamadım, yapmadım o zamanlar. Geçiş süreci hukuk fakültesini bitirip İspanya’da yaşamaya başlamak ve orada bir okula girmek şeklinde oldu.

Bir Türk düğünü ile ilgili çektiğiniz belgesel son yıllarda öne çıkan filmleriyle bildiğimiz İspanya / Madrid de En İyi Belgesel ödülü aldı. Buradan hareketle, İspanya’da edindiğiniz izlenimler bugün Türk sinema sektörüne veya Türk sinemasına bakış açınıza etkileri neler oldu?

İspanya’dan demeyeyim ama okuduğum okuldaki bazı hocalardan elde bir şey olmadan da çok şey yapılabileceğini öğrendim. Gayet tabi ödevinizi iyi yapmak şartıyla. Türkiye’de film setinde fazla bulunmadım ama biraz plânsız olduğu söylenir. Plânsızlık boşuna para harcamak demektir. Ama dediğim gibi çok sette bulunmadım. Reklâm ve dizi sektörünün güçlü olması nedeniyle her türlü alet var ama bu aletlerin yersiz kullanıldığını düşünüyorum. Bir Türk Düğünü anlık bir malzemeyi dönüştürmek ve arka plânda olanları anlatmakla ilgiliydi.

Made in Europe’u çekerken, dikkat ettiğiniz hususlar nelerdi? Bu filmi yapmanızdaki amaç neydi ve bu amaca ulaştığınızı düşünüyor musunuz?

O insanları dünyasına girip onların hayatlarını satmadan hikâyelerini anlatmak ve hikâyeler yani insanlar bir araya geldiklerinde oluşturdukları atmosferi yansıtmak. Keşke azıcık daha fazla paramız olsaydı ve bu kadar zamana yayılmasaydı diyorum. Zira bu arada teknoloji değiştiği için görsel bütünlüğü iyi toparlayamadık. Ama bu koşullar içinde başarılı olduğumuzu düşünüyorum.

İlk uzun metrajlı denemeniz olmasına rağmen, Adana Altın Koza’da çok önemli ödüller aldınız. Ödüllerinizden bir tanesi büyük jüri Yılmaz Güney Özel Ödülü. Bunun sizin için ayrı bir anlamı var mı? Sinemamıza damgasını vurmuş Yılmaz Güney ile ilgili düşünceleriniz neler?

Var tabi ayrı bir anlamı. Yılmaz Güney sinemada çok az insanın anlatmaya cesaret ettiği şeyleri anlattı. Her kesimden insanın kahramanı oldu. Sosyalist gerçekçilik denilen türde en iyi örnekleri verdi. Ama girdiği detaylar müthiştir. Sürü’deki aksak fahişe, tarihi eserler. Tokat etkisi yapar ve sizi titretir.

Festivalden sonra filminizi izleyenlerden almış olduğunuz tepkiler nasıl? Eleştirenler oldu mu?

İyi de var kötü de var. Amatörce bulan da var. Amatör bulunması hoşuma gidiyor. Çünkü bu işin ruhu böyle olmalı.

Filmin senaryosunun oluşum sürecini anlatır mısınız? Fikir nasıl oluştu?

Diğer göçmen filmleriyle ilgili duyduğum rahatsızlıktan dolayı. Hep aynı şeyleri gördüm ve biraz farklı tarafa bakmak istedim.

Oyuncu seçiminde ne gibi kriterleriniz vardı? Çok da popüler olmayan oyuncuları seçmiş olduğunuzu görüyoruz. Daha çok oyunculuktan öte seyirciye filme, konuya odaklanın der gibisiniz. Bu bakımdan söyleyecekleriniz neler?

Öncelikle tip. Ve filmlerde yan rollerde görüp beğendiğim insanları aldım. Bir de birçok insanın tavsiyesi oldu tabi.

Sizin yaşamınızdan, filme yansıttığınız unsurlar var mı? Hayatınızdan ne kadarı bu filmde.

Türk insanına özgü çatışmaları ortaya koydum filmimde. Hepimiz varız o filmde. Dolayısıyla ben de varım, siz de varsınız.

60’lardan başlayan ve hala daha Avrupa’ya göç etme fikri 7’den 77’ye hemen hemen birçok kimsenin kafasında bir yerde duruyor. Made in Europe’da bu fikrin çok da iç açıcı olmadığını problem varsa da bunun insanlar olduğunu ortaya koyuyorsunuz. Göçmenlerin bu şizofrenik hale gelen duruşuyla ilgili söyleyecekleriniz neler?

Denemek isteyen şansını dener. İnsanları buralardan gitmek zorunda bırakanlar bu soruya cevap versin. Herkes kendi hayat macerasını kendi dilinde yaşamak ister.

Önümüzdeki döneme ilişkin hedefleriniz neler? Başka projeleriniz var mı paylaşabilir misiniz?

Yeni projem var. Eylül’de İzmir Bornova’da çekmeye çalışacağımız bir şey. Yine küçük bir hikâye.

En çok etkilendiğiniz film ve en son izlediğiniz film hangisi?

The Last Picture Show (Peter Bogdanovich), Küçük Hırsız (Eric Zonca). Türkiye - Hırvatistan maçı da son izlediğim film.

(01 Temmuz 2008)

Köksal Aras

http://www.sinemalife.com

Hasret Bitti, Peki Şimdi?

25 Haziran 2008

4 yıldır eski dostlarımızın yeni maceralarına hasrettik. Sonunda özlem dolu yüreğimize biraz olsun su serpildi. Benim Sex and the City’yle tanışmam yıllar önce oldu. Önce bir derginin kötü bir çeviriyle verdiği kitabı elime geçti. Açıkçası okuduğumda hiç haz etmemiştim. Candace Bushnell’in dünyası bana çok uzak gelmişti. Ne aşk ne cinsellik anlayışı bana dokunmuyordu.

Aradan yıllar geçti. Elime Sex and the City’nin DVD seti geçti. Başladım izlemeye. Aman Tanrım, işini iyi bilen bir ekibin eline geçince o metinden ne harikalar çıkmıştı. Carrie’de kendimi bulmuştum. Biraz Miranda’lık da vardı bende. Charlotte sonsuz iyimserliğiyle ve hanım hanımcık kız duruşlarıyla beni sinir ediyordu ama elimde değildi, onu bile seviyordum. Samantha’ya gelince, o benim hiçbir zaman olamayacağım ama hep hayran olduğum bir kadındır. Çok iyi arkadaştır, bedeniyle barışıktır. Evet, biraz bağlanmaya korkar, çılgınca yaşar ama birisine gönlünü koydu mu her zaman oradadır. Ve hep eşleştirilen cinselliği rahat yaşama ve aldatma birlikteliğini yıkar. Samantha istediği her erkekle birlikte olur ama koca dizi serisi boyunca bir kere bile arkadaşlarının erkeklerine göz diktiği görülmemiştir. O yüzden Samantha benim en sadık dostlarımdandır.

DVD setlerini o yıl yaladım yuttum. Evden çalıştığım için kendime iş ödülü gibi verdim her bölümü. Biraz çalışıyordum. İşimi bitirince de bir tane Sex and the City bölümü patlatıyordum. Bana terapi gibi gelmeye başlamıştı. Çevremdeki arkadaşlarımla konuştukça onların da aynı durumda olduklarını gördüm. Digiturk’ü olanlar her gece Sex and the City’nin tekrar tekrar yayınlanan bölümlerini yakalıyordu. Üzerlerindeki günün yorgunluklarını Sex and the City’den arkadaşlarıyla atıyorlardı.

Ben dinlenme, izlence, eğlenme, terapi gurubuma bir de rehberlik işini kattım. Hatta falcılık bile denebilir. Sex and the City’nin o günkü bölümünü “hadi bakalım bugün hayatımdaki bir probleme ışık tutsun” diye izlemeye başladım. İnanın, oldu da. Hem çok eğlenceliydi. Hem de kendimce keşmekeş gördüğüm problemleri dışardan izleyebildiğim için daha farklı çözüm yollarını görebiliyordum.

En güzeli de dünyanın neresinde olursa olsun, hangi dil, din, ırktan olursa olsun kadınların ortak bir dili olduğunu görüyordum. Erkeklere haksızlık etmeyelim; insanlığın ortak duyguları, düşünceleri ve dili vardı ve Sex and the City bunun en iyi göstergelerinden biriydi.

Altı yıllık dizi yolculuğunda Sex and the City’yle hem güldük hem ağladık. Sonra dostlarımız yeni maceralarından bizi mahrum bıraktılar. Pek koydu açıkçası. Ama neyse ki hem Digiturk hem DVD setleri sağ olsun, biz istediğimizde dostlarımızın eski maceralarıyla avunuyorduk. Sonra haber geldi, Sex and the City’nin filmi geliyor diye. Nasıl da sevindik. Acaba eski dostlar şimdi ne yapıyorlardı? Birlikteliğimiz Carrie’ler otuzlarındayken başlamıştı. Aradan 10 yıl geçtiğine göre kırklarında, olgun bir kadın grubu gelecekti karşımıza. (Hatta aramızda kalsın; Samantha ellilerinde olsa gerekti. Maşallah hiç göstermiyor.)

Film gösterime girdi, biz de heyecanla sinemalara koştuk. Filme giderken yol üzerindeki tüm gazete ve dergilerde Carrie bize göz kırpıyor ve filmine davet ediyordu. Heyecanla kurulduk koltuklara, başladık filmimizi izlemeye. Carrie epey yaşlanmıştı. Yüzü ne yaparsa yapsın ele veriyordu. İçi hala kıpır kıpır bir çocuktu ama elinde değil büyümüştü işte. Miranda hiç ummadığımız bir sorunla karşı karşıyaydı. Valla film sonrası dedikodularda bile çoğumuz eşinin yaptığına inanamadığımızı söylüyorduk. Ve sonra ekliyorduk, “hayat işte.” Charlotte, o beni sinir eden Charlotte benim gelecek için en çok hayalini kurduğum hayatı yaşıyordu. Acaba yıllar içinde ben de mi değişiyordum? Samantha da her zaman canımdı. O değişimlerine hem uyum sağlamaya çalışıyordu hem de yüzleşmelerini gerçekleştirip, özünü kaybetmiyordu.

Dostlar aynıydı, biraz daha yaşlı, biraz daha olgun ama özünde aynı. Film bir film olarak çok da matah değildi. Sanki 4 dizi bölümünü ardı ardına dizilmiş izler gibiydik. Ama olsun, yine de olsun, film sayesinde eski dostlarımı gördüm. Kadın hikâyelerini izledim. Tasvip edeyim, etmeyeyim, onların kadın hikâyelerini keyifle yine dinledim, izledim, hissettim.

Geriye ne kaldı derseniz? Umarım bir 10 yıl içinde birkaç film daha gelir. Kim bilir belki kırklarındaki Carrie, Miranda, Samantha ve Charlotte hikayeleri için yeni bir dizi üretilir. Akıllı prodüktörlere kalmış. Şimdilik bu farkında olmadan kurduğumuz kadın kulübümüzün toplantıları her gece 11:30’da Digiturk Mymax’te devam ediyor. Kapıları herkese açık. İstediğiniz gibi izleyin. İster bir çikolatalı dondurma eşliğinde, ister gazete okurken, ister ayaklarınızı uzatmış, ister eve getirdiğiniz işinizin son noktalarını koyarken. Kıyafet serbest. Pijama tercih edilir. Ya da renkli bir Carrie gece koleksiyonu. Hep birlikte hasret gidermek, dertleşip, gülmek üzere… Bu gece 11:30’da kadın dostlarım…

(01 Temmuz 2008)

Nur Özgenalp

Persepolis - Modern Bir Masal

25 Haziran 2008

Bir varmış bir yokmuş… Zamanlardan bir zamanda, doğunun güzel diyarlarından birinde bir memleket varmış… Perslerin yaşadığı bu güzel yere, Persepolis adını takmış öykünün biricik kadını. Memleket güzel mi güzelmiş, biricik kadın da öyle. İkisi de tarihlerinde inişler-çıkışlar yaşamış. Çok görmüş çok geçirmişler.

Persepolis yıllar içinde binbir ihtilâlden, yönetimden geçerken içinde yetişen biricik kadın da içinde bin bir ihtilâl yaşamış. Tıpkı bizim güzel memleketimiz ve güzel kadınlarımız gibi. Biz ortadoğu toplumlarının kadınlarının hali yamandır. Hem ortadayızdır, hem doğuda, hem de eğitimlerimizle batıda. Batıyı bir batılıdan daha iyi tanırız, çünkü onu dışardan inceleriz ama hiçbir zaman batıyı yaşayamayız çünkü anlamsızdır bizim için. Belki biraz ayıp edeceğim ama yüzeyseldir batı en doğru tabiriyle. Köklerimizin çıktığı yerde, doğuda öyle zengin bir kültür vardır ki, batıdan öğrendiğimiz analitik düşünce hiçbir zaman onun yerini tutamaz.

Doğuda zaman yoktur, mekân yoktur. İnsan vardır. Tüm zamanlarla tüm mekânlarla iç içe bir hayat sürer. Bu yüzden masal gibidir. Zamanlardan zaman içinde… Dinler tarihi üzerine yazmıyorum. Bakın masallarımıza. Bizim masallarımızda Keloğlan yola çıkar, gider de gider. Bir sürü şey öğrenir ama hep gider. Öyle batı kalıbında giriş-gelişme-sonuç değildir anlatılanlar. Vardır dersleri ama öyle kesin hatlarla çizilmemiştir. Yaşayarak özümsenir.

Minik kızımız da işte böyle güzeller güzeli bir diyara açmış gözlerini ilk. Ortadoğunun en köklü kültürlerinden birinin bağrında doğmuş. Ama memleketi daha o küçük yaştayken kaynıyormuş. O daha doğmadan önce de kaynamışmış bir kere. O doğmadan Şah geçmiş başa, onun çocukluğunda da dini yönetim gelmiş. Bununla da bitmiyor tabii. Sen alıp, komünist aileden gelen bu kızı bir de dini yönetimde harcanmasın diye Viyana’ya Fransız okuluna yollarsan, olacakları gör. Kızımız bir güzel en bir soğuğundan Alman kültürünün bağrında sanki Alman kültürü yetmezmiş gibi Fransız okuluna gitsin. Benim de sık sık düşündüğüm bir şeyi dile getiriyor filmde: Onca kitap okudum, yine de hala bu batı kültürüne dair anlayamadığım şeyler var.

Sırf bu yönden değil, Persepolis’in biricik kızı bizlere, 80 kuşağı Türk kadınlarına bir çok yönden çok benziyor. Aşkı iliklerine kadar yaşıyor. Öyle ki filmin bir yerinde bunu da çok güzel dile getiriyor. Onca ihtilâl gördüm, ölüm gördüm ama beni banal bir aşk hikâyesi ölümün eşiğine getirdi. Doğrudur, her şeye meydan okuyabiliriz. Güçlü kadınlarız biz. Ama kalbimizden vurulmaya görelim, en ağır yaralar orada açılır. Bu kocaman kalpli minik kadını bir aşk budalası da sanmayın. Az sever, öz sever. Ve gerektiğinde kendini de ilişkilerini de bir bir eleştirir. İlişki dediğimiz şeyle aşk aynı değildir ne de olsa. Bu yüzdendir ki ilk evliliğini bitirmeyi de öğrenir.

Filmin incisi kanımca anneannedir. O sağlam duruşu, mükemmel hayat görüşüyle tam bir anaerkil kadındır. Öyle olağanüstü bir karakter değildir. Hepimizin anneanneleri, babaanneleri gibidir. Biriktirdiği hayat deneyimleriyle, onları güzel aklıyla işleyişiyle engin bir denizdir o. Bakınız anneannelerinize, babaannelerinize. Bir sözleri bin nasihat barındırır. İnce elenmiş, sık dokunmuş öğütlerdir bunlar. Yılların çınarlarının nesillerine aktardıkları özlerdir. Günümüzün özenti dünyasında bazen onlarla bağımızı yitiririz, yollarımızı kaybederiz. Yine böyle bir zamandaysanız, bir durun, tek yapacağınız o yüce ninenizi aramak, onunla biraz sohbet etmektir. Onun bilgelik pınarından içmektir. Bir de hayatta olduğuna dua edin. Çok şanslısınız.

Filmin anneannesi en kök değerleri anlatır torununa. Kendini, nereden geldiğini hiçbir zaman unutmamasını, her zaman kökleriyle gurur duymasını öğretir. Herkese eşit, hakkına göre davranmak gerektiğini, kendi çıkarları için başkalarını ezmemesini öğretir. Gönlü geniş, başı dik biri olmasını sağlar. Minik kadınımızın kendisiyle yaptığı en büyük yüzleşmelere vesile olur. Kocasıyla ilişkileri yürümediği için ahlayıp vahlarken anneannesi küçük kadınımıza kadın olmanın dersini verir. Ona ağlamayı kesmesini çünkü ağlamasının ayrılıyor olmasından değil, hata yaptığını kabûl edemiyor olmasından kaynaklandığını söyler. Hepimiz aslında bir ilişkiye veda ederken buna ağlamaz mıyız? Üzüldüğümüz aşkımız kaybetmek değildir. Aşk olsa oralara varmayız zaten. Üzüldüğümüz çoğunlukla aşk nesnesi olarak seçtiğimiz kişinin gerçekten aşk nesnemiz olmadığını fark etmemizdir. Oturup ağlarız, nerede ne hata ettikde bu kişiyi seçtik diye. Ve onca emek vermişsek (hem çevreyi hem de kendimizi onun “O” olduğuna inandırmak için) hayal kırıklığımız dillere destandır. Kabûllenemeyiz işte. Yeni bir sayfa açmanın cesaretini toplamak yerine çoktan eski olmuş kişi için yanar yakılırız.

Eğer bizim gibi kadınların hikâyelerini görmek, hissetmek istiyorsanız, seyredin bu filmi. Ben sinemada izlemekle kalmadım, DVDsini de edindim. Arada sırada izleyip, kim olduğumu hatırlamak için kullanıyorum. Kendimle ve benim biricik kadınlarımla gurur duyuyorum. Çünkü bizler öyle köklerden geliyoruz ki o kökler engin zenginliklerle dolu. Filmin en güzel sahnelerinden biri de anneannenin her gün güzel kokmak için sutyenine yasemin çiçekleri doldurduğunun anlatıldığı sahnedir. Öyle deodoranttı, parfümdü değil, en doğalından kokularla donatır kendini bu kadınlar. Ben böyle incelik, çevreye ve kendine saygı görmedim. Her izlediğimde şakır şakır ağlamaya başlıyorum o sahneyi. Evet, biricik kadınlarım, hepimize yasemin kokulu günler dileğiyle. Özümüzü unutmayalım.

(01 Temmuz 2008)

Nur Özgenalp

İlk Aşk (2006)

24 Haziran 2008

Işıklar söner ve jenerik akmaya başlar. Çok da umutlu değilsinizdir hani, bu da esasında yaşayacağınız hayal kırıklığının yetisini bir nebze de olsa azaltma optimizminden husule gelir. Hatta filmin başından ayrılırken mümkün olduğunca tatmin olmak istiyorsanız, görüp görebileceğiniz en kötü film ile karşı karşıya kaldığınızı varsaymak zorundasınızdır, yani menfaatiniz açısından…

Filmin bilindik bir hikâyeyi içine kattığı bir tutam baharat ile bambaşka ve yepyeni bir hikâye diye seyircisine yutturmaya yeltenmesi bir yana neye binaen klâsik bir anlatı ile kendini bu denli pahalıya pazarlaması tam anlamıyla bir muamma.

Müstehzi bir eleştiri gibi başladım, farkındayım. Bu sebeple olası yanlış anlaşılmaları asgarî kerteye indirmek adına Türk filmlerine karşı takınılan eleştirel üslûba kestirmeden değinmek istiyorum. Malûmunuz kendi sinemamıza eleştirel yaklaşımımız ekseriyetle menfi yönde oluyor. Sürekli aynı mevzulardan şikâyetçi olurken muhtemelen de önyargılı bir tutuma sahip olduğumuz yönünde bir izlenim bırakıyoruz. Belki de öyledir. Keza klâsik anlatılı filmlere hepten burun kıvırır iken sinemamızda reformun işaretlerine rast geldiğimiz filmleri de gudubet olmakla kınıyoruz. Yabancı sinemanın yaptığı yenilikçi deneyleri sıra dışı bulurken kendi sinemamızı mantıksız ve zırva diye çok rahat eleştirebiliyoruz. Bu kritikler her ne kadar mantıken cevap bulur yargılar taşısa da bir noktadan sonra cesaret ve gönül kırıcı bir hal almaya başladığı da inkâr edilemez. Bununla beraber birilerinin kalbi kırılacak diye hatırşinas olmanın ya da hatır için çiğ tavuk yemenin manası olmadığı bir tarafa özgün olmak için çabalayan isimlere de müsamahakâr davranmak yeğ gelir anlayışındayım. Ne demek istediğimi kısaca anlatabildiğime inanarak bu konuyu kapatıyor ve İlk Aşk’a bu eskimiş anlatı biçimini tercih etmesine dayanarak çok da pozitif davranamayacağımı sözlerime ekliyorum.

Çok güzel bir mekânda çekilen film, bu avantajını romantik yanıyla özdeşleştirmesini iyi biliyor bilmesine fakat ipin ucu bir türlü gelmiyor. Ne hayli zengin oyuncu kadrosu, ne güzel ve sıcak renkler filmin paçasını kurtarmasına yetiyor. Zaten oyuncuların o güzelim mekânda misafir gibi durmasıyla film en önemli kozuna ilk darbeyi bizzat kendisi vuruyor. Hatta film kurt misali kendi kendisini yiyip tüketiyor desek yanlış olmaz. Üç kuşak üzerinden anlattığı aşkın sancı veren kutsallığı bir kere aşırı fazla hassasiyet taşıdığı için ekibin de iddia ettiği gerçekçilik askıda kalıyor. Yok öyle gerçeklik ya da samimiyet dedikleri şey. Olayların gidişatına değindiğimde beyan etmek istediğim mevzu daha ele gelir bir somutluk kazanacaktır.

Erol Günaydın’ın külhanbeyi oyunculuğuyla can verdiği karakteri Arif’in can vermesini müteakiben takribi 40 yıl önce Kore savaşında öldü diye bilinen Asaf‘ın (Çetin Tekindor) babasının cenazesine çıkagelmesi bizi de ilk aşka ve beraberindeki hesaplaşmalara götürecektir. Zira Asaf’ın kardeşi Azmi (Tarık Pabuççuoğlu) vakti zamanında çok kalleşlik etmiş ve bin bir fitne fesatla adamın sevdiği kadını kendisine yar etmeyi başarmıştır. Heyhat, kötü yollarla elde ettiği aşkı da elinde patlamıştır nihayet. Bu esnada Azmi’nin üçkâğıtçı oğlu da gönül işlerinde dibi boylamıştır, karısına basan afakanlardan ve küçük oğlunun yeni yeni filizlenen aşkından bihaber. Ege de Bahar’a fena halde yanıktır, tam da aşkın ne mene bir şey olduğunu keşfetmenin eşiğinde üstelik…

Görüldüğü üzere filmin çözmesi gereken bir sürü dert öbeği var. Bunların hepsini bir filme, iki saate yedirmeye çalışıp üstüne de samimi olduğunu iddia etmek bilmem ne kadar akıl kârıdır? Zaten filmde tek makul bir karar alınmış ise o da şudur; Asaf ile Nevin arasında yaşanan büyük aşk ile daha kolay özdeşleşmemizi sağlamak amacıyla hala süre giden aşk kuramının küçük Ege üzerinden verilmesi. Bu düşünce güzel, çünkü Asaf ile Nevin arasındaki kartonlaşmış aşka biraz olsun kanabiliyoruz, aksi halde bu ikilinin birbirlerine zamanında âşık olduklarına inanmak hayli güçleşiyor. Tansiyonun tavan yaptığı bakışlarla, sessiz kalışlarla o sevdayı var etmek etkin bir yöntem değil. Keza filmde aşkı seyirciye sezdirmek için kolaya kaçılmış temelli. İki çift göz, göz göze geliyorsa şayet anlıyoruz ki var bir husus arada. Uzaktan sevmek, gizliden gizliye izlemek aşkın tanrısallığına uyan davranışlar kesinlikle, zaten inkâr etmiyorum o kısmı. Lakin insan düşünmeden de edemiyor, bir göz herhangi bir şeye o değin bakar ise seyrettiği sıradanlaşmaya, çirkinleşmeye başlamaz mı? Bir ihtimal…

Senaryo bir noktadan sonra o denli dağılıyor ki, toplamak insan işi değil. Tüm o dalavereci öykünün kaşla göz arasında mafyaya da bulaştığını görünce derin bir yuh çekmemek için insan kendisini zor tutuyor hele ki mafyanın alt ediliş şekli de daha derin bir yuh çekmeye gebe bırakıyor şahsın nefesini. Dahası beylik diyaloglara ve yine klişeleşmiş yöntemlerle kurulan iyi/kötü çatışmalarına (esas oğlanın sevdiği kızın etrafında dolanan şımarık ve züppe oğlanlar) lâf etmiyorum da. Belli başlı ele alınmayan, saydıklarımdan gayrı nice olay da İlk Aşk’ı sığ kılan unsurlardan birkaçı.

Sinema’dan çok diziyi hatırlatan bir şekilcilikle peliküle aktarılan film gerçekliği küfürlü konuşmalarla sağlamayı çalışmasıyla bırakın sınıfta kalmayı o sınıfa dâhil bile edilemeyecek nitelikte. Arif’in ölümünü takiben ardı ardına gelen sekanslar şikâyetçi olduğum eğretiliğin en gözle görülür biçimde gözlenebildiği anlardan bir kaçı. Mizah ile dramın harmanlanamadığını, bağdaşık bir karışım yaratayım derken sıçramalı bir biçimde bu iki öğenin yer değiştirdiğini farkettiğimizde İlk Aşk kendisini çoktan çekilmez ve iç bayıcı eylemiş oluyor bile. Hele bir sahne var ki insanın ağzını açık bırakacak cinsten: Kemal’in karısı kocasının metresi olan Kısmet ile konuşmaya gider, canına tak etmiştir. Öğretici ve aşağılayıcı kısa bir muhabbetin ardından yaptığının yanlış olduğu Kısmet’in kafasına dank eder. Yıllarca yaptığının yanlış olduğunu idrak edemeyen metres bir anda sihirli değnek değmiş gibi namus timsali kesilir. Buyurun buradan yakın, tüm bunlar filmin zekâ yaşı sayısını düşürür mü, düşürmez mi? Bırakın zekâyı, basireti, bu olgu bir kere filmin en esas derdiyle tezat teşkil ediyor. Filmde ölümsüz bir aşkı belgelendirmek isterken başka bir tanesini nasıl bir kalemde silebiliyorsun? “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu,” demezler mi adama?

Son olarak iyimser olup film için “Çok kötü değil. Bilâkis bir yaz tebessümü velvelesinde kolayca sindirilip, hazmedilebilecek bir seyirlik.” diyebilmeyi gerçekten isterdim lâkin vermeyince Mabut, neylesin Sultan Mahmut?

Bir Diyalog;

Asaf: Çok mu seviyorsun?
Ege: Çok!
Asaf: Hiç unutmayacaksın, değil mi?
Ege: Unutamam ki!
Asaf: O zaman vazgeçmeyeceksin. Yoksa yüreğinin her atışında onun yokluğunu hissedersin.
Ege: O zaman çok mu canım acır?
Asaf: Yanar, çok yanar. Eğer vazgeçersen.
(En anlamlı diyalog bile beylik olmaktan nasiplenmiş.)

Sevdiyseniz Deneyin; Malèna (2000); ilk aşkta Bellucci faktörü…

(30 Haziran 2008)

Deniz Akçadoğan

Wanted: Hayal Kışkırtıcılığı

20 Haziran 2008

Bundan yıllar önce bir James Bond filminin sinemasal okumasını “çizgi film estetiği” deyimi ile vurgulamıştım. İşin hoş yanı, bu yazımla Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin en mütevazı ödüllerinden biri bana nasip olmuştu!

***

Hollywood sineması, “çizgi film estetiği”ni 35 mm.lik filmlere uygulamayı epeyce ileri götürdü. Çin, Japon, Kore ve Avustralyalı yönetmenler derken nihayet Kazak asıllı Timur Bekmambetov, bundan önce hizmet ettiği Rus sinemasını bırakıp Amerikalılara hizmet etmeye başladı. Yani bu tarza destek verdi…

Sinemayı bir eğlence gibi gördüğünüz zaman o tür bir estetik algı’nın ve uygulamalarının -Çocukların haklarını saklı tutarak söylüyorum!- hiçbir zararı yok! Neden olsun ki? Binlerce yıldan beri insanlar birbirlerini eğlendirebilmek için uğraşıyor. Bu yolda her türlü dil hokkabazlığı ve hayal kışkırtıcılığı yapıyor… 19. yüzyıldan beri, hikâye anlatmanın özünde pek değişiklik olmadı ama yolu yordamı ve araçları gelişip serpildi. Teknolojinin gündelik hayatımıza katkısını -eskilerin deyimiyle- maalmemnuniye kabûl ediyoruz da sinemada neden kabûl etmeyelim?

Wanted filminde “çizgi film estetiği”nin doğal sonucu olarak pek çok saçma sapan sahneye bulunuyor. Ön gösterimde bu sahneleri kahkahalarımla onayladım… Neden ve neyi onayladığımı anlatmam gerekiyor:

Önceleri şu: Şişko kadın şefinin baskıları karşısında ezilip panik ataklar geçiren fakat sonra, “İplikçilerin kurduğu kardeşlik tarikatı”na katılmak için bütün kemikleri kırılan kahramanımızın binlerce fareyi bir araya getirip Fareli Köyün Kavalcısı gibi peşine taktığı tüm fareleri (yüz bin miydi?) “İplikçiler Tarikatı”nın merkezine getirip patlatması sahnesi zorlamaydı…

Filmin kahramanının, eğitimi sırasında vücudunun her kırılışında, balmumuna bulanıp sihirli değnek ucu dokunmuş masal çocukları gibi birdenbire canlanması, ter ü taze oluvermesi de bu zorlamalar arasındaydı.

***

Wanted’ın en çok sevdiğim anları ise sıradan biriyken korkusuz bir katile dönüşen James McAvoy (Wesley Gibson) ile Fox’un (Angelina Jolie) yaşadığı kaçıp kovalamaca sahnesiydi: Fox, aracın camını kırıyor ve motor kaputuna yatıyor, arkadan gelen araca ateş ediyordu… Bu arada kalbinin vuruşun 400’e kadar çıkan James McAvoy (!) onu bacaklarından tutuyordu… Böyle bir takip sahnesini yaşamak her erkeğe nasip olmaz!

Filmin en sevmediğim yanı ise fizik kurallarının altüst edildiği sahneydi. Ancak bu kötü duygu fizik kuralları alt edildiği için değil, güzeller güzeli Fox’un zarar görme ihtimalinin beni strese sokmasından kaynaklanıyor. Anlatayım: Fox, “kaderin ağlarını ördüğü iplik tezgâhları”ndan bütün ekip adına “Ölüm Emri” çıktığını öğrendiğinde silahını havada şöyle bir savurarak tetiğe basıyor… Tabancasından bir tek kurşun çıkıyor. Ama bu kurşun tüm fizik kurallarını altüst ediyor. Sanki Matrix’teyiz! Kurşun tam bir daire çizerek tarikat üyelerinin beynini delip geçiyor…

Allahtan Timur akıllı bir yönetmen de filmi fazla uzatmıyor. Çünkü böyle bir filmin peş peşe pek çok finali kaldıramayacağını bilecek kadar zeki. Üstelik filmin diğer ağır topu, iplikçi tarikatı Fraternity’nin kötü kalpli ve hain lideri Sloan’ı Morgan Freeman canlandırıyor ve ikinci final için yedekte tutuluyor olsa bile!

(27 Haziran 2008)

Coşkun Çokyiğit

coskuncokyigit@gmail.com

Kung Fu Panda

20 Haziran 2008

Kung Fu’su Çin’den, Pandası Amerika’dan… Çin-Amerikan ortak yapımı olan filmde iki kültür birbirine karışınca ortaya Kung Fu sever Panda Po çıkmış. Sadece çocuklara değil her yaştan animasyon sevenlere hitap edecek süper komik bir film Kung Fu Panda.

Kahramanımız Po doğası gereği sürekli yemek yeme potansiyeli olan bir Panda. Aslında Po gece gündüz fast food tüketen Amerikalılardan da pek de farklı değil.

Antik Çin’deki bir restoranda babası ile birlikte çalışan Po, aslında tam bir Kung Fu hayranıdır. Babasının restoranı ona devretmek istemesi ve onun üzerindeki hayalleri hiç umrunda değildir.

Günün birinde Barış Vadisi’ni korumak için bir Ejderha Şavaşçı seçileceği haberi Po’yu sevinçten çılgına çevirir. Küçüklüğünden beri hayranı olduğu Kaplan, Turna, Peygamber Böceği, Engerek Yılanı ve Maymun’dan oluşan Öfkeli Beşli’yi görme fırsatını yakalayacaktır. Po seçmenin yapıldığı alana girmeye çalışırken bir anda kendini alanın tam ortasında bulur.

Seçimi yapacak olan Kung Fu’nun yaratıcısı Bilge Oogway, Po’yu Ejderha Savaşçı olarak seçer. Tabii doğdukları andan bu güne Ejderha Savaşçı olarak yetiştirilen Öfkeli Beşli ve onları yetiştiren hocaları Shifu bu durum karşısında çok sinirlenir. Kung Fu’ya dair hiçbir yeteneği ve esnekliği olmayan bu koca çocuk bir zamanlar Shifu’nun eski öğrencisi olan Kar Leoparı Tai Lung’u nasıl yenecektir? İşte film Shifu’nun Po’ya dövüş sanatının inceliklerini onun dilinden öğretmeye başlamasıyla çok keyifli bir komediye dönüşüyor.

Film bir derya deniz olan DreamWorks’un bütün avantajlarından yararlanmış. Yetenekli senaryo yazarları Jonathan Aibel, Glenn Berger, Shrek ve Madagascar gibi başarılı animasyonlara imza atan Mark Osborne, John Stevenson ikilisi de muhteşem bir iş çıkarmışlar. Seslendirme de zaten ayrı ayrı birer yıldız olan isimlerle çalışmaları işin kalitesini iyice yükseltmiş.

Ancak bizim seslendirme kadrosunun da hakkını vermek lazım. Filmin önemli karakterlerinde Po’yu seslendiren Okan Yalabık ve Usta Shifu’yu seslendiren Köksal Engür oldukça başarılıydı. Orijinal versiyonunda Usta Shifu’yu iki Oscarlı Dustin Hoffman ve Po’yu ünlü komedyen Jack Black’in seslendirdiğini görünce Yalabık ve Engür’ün oldukça zor bir işin altından alınlarının akıyla çıktığını söyleyebiliriz.

Bir şeyi gerçekten isterseniz ve ona bütün kalbinizle inanırsanız başaramayacağınız hiçbir engel yoktur. Koca göbekli tembeli uykucu bir panda seçilmesi de bu gerçeği doğrulamak için oldukça uç bir örnek. Bu anlamda filmin hem çocuklar hem de çocuk ruhlu büyüklere yol göstereceği kesin. Filmi izledikten sonra eminim süper bir pozitif enerjiyle salondan çıkılacağı kesin. Tabii önemli olan bunu bütün bir hayatımıza yaymak. Bunun içinde öyle çok özel şifreler, öğretiler ve sırlar aramayın. Filmde de vurgulandığı gibi “Gizli Tarif Diye Bir Şey Yok”

(27 Haziran 2008)

Gizem Ertürk

Üç Maymun, Türk Sinemasını Kurtarır mı?

20 Haziran 2008

Geçen yıl Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü kim kazandı? Bu yönetmenin ülkesi ülkemizde ne kadar tanındı? Nuri Bilge Ceylan’ın filmi Üç Maymun bu yılki Cannes’da öne çıkan filmlerden biri idi. Önemli bir ödül alması bekleniyordu, Festival politikasının her filme bir ödül verme uygulamasının sonucu, bizim filmimize En İyi Yönetmen ödülü verildi. Cannes küçümsenecek bir festival değil, bizdeki Oscar meraklılarına Cannes veya Venedik’de ödül almanın Oscar almaktan çok daha önemli olduğunu birilerinin söylemesi gerekir. Öncelikle bu.

Sonra, bu ödülü almanın yurt içinde ve dışında filme ne olanaklar sağlayacağı. Bu olanakların yurt dışında daha fazla olacağı kendisini şimdiden belli ediyor. İçerde ise Ceylan’ın meraklıları zaten filme gideceklerdi, Cannes kazanımının etkileyeceği seyirci de olacaktır.

Fatih Akın ve Ferzan Özpetek’in Almanya ve İtalya’da yaptığı çok uluslu filmlerde ülkemizin de ortak olduğu filmler var; her ikiside filmleri ile adlarını duyururken, yaptıkları filmlerde Türk unsurları (oyuncular veya “filmin kahramanı”) da kullanıyorlar. Ceylan ise oyuncular ve kahramanları ile daha “yerli” filmler yaparken ortak yapımlar yaparak filmlerine hem dış pazarları açıyor, artık adını iyice duyurmuş olması ile kabûl görmesi daha kolay olan festivallerde ödül alması da, filmlerine yeni olanaklar sağlıyor.

Uzun süre film üretimin 100 filmin üzerinde seyrettiği Yeşilçam döneminde, komşu ülkelerle yapılanların dışında pek ortak yapım yapılmaz iken, filmlerimizinde uluslararası festivallere katılması bile pek sık olan bir olay olmazdı, ama o zamanlar da kişisel bazı arayışları içeren filmlerin buralara ulaştığı olmuştur.

Akın ve Özpetek sadece iki kişi değil, Almanya’da Akın’ın ardından gelen daha genç yönetmenlerin filmleri ülkemize sızabiliyor, devamı da olacağa benziyor. Türk asıllı bu yönetmenlerin film ürettikleri ülke sinemaları içinde (ki yetiştikleri sinemalar da budur) o sinemaya ait Türk (kökenli) yönetmenler olmaları, sinemamız içinde önemli ama, bu filmlerin aidiyetinin ne kadarı Türk Sinemasına aittir. ABD’de film üreten yönetmenlerimiz de var. Geçtiğimiz yıllarda geldiği kökeni olan ülkesinde birkaç filmde oynadıktan sonra geri dönen Can Togay’ın da yönettiği filmi sinemamız kapsamında sayabilir miyiz.

Üç Maymun’un başarısı önemlidir, salt bu başarı ülkemiz sinemasını dış pazar için tek başına önemli kılmaz; sinema tarihinde bir zamanlar Brezilya’nın Cinema-Nova’sı, son yıllarda İran Sineması konu ve üslûp birlikteliği ile ama kişisel sinemalarla bir ekip (dalga) olarak geliyorlar. İç piyasada bir çok yönetmenin ortaya çıktığı son yıllarda, ortak yapım olarak veya olmayarak, uluslararası piyasada kabûl görebilecek daha fazla filmin yapılması ve bunların, Üç Maymun’un açtığı yoldan gitmesi, sinemamıza dış pazar hazırlayacak, iç piyasanın -yeterince- doyurmadığı sektöre destek olacaktır. (Bu görüş, dış pazar veya festivaller için yapmak anlamına gelmez, yabancıların belli beklentilerine cevap aramak yerine iyi sinemaya (!?) ulaşmamız gerekir. Sinema içerik ve biçim olarak devamlı yeni arayışların peşinde, ama klâsik anlatımla da yeni bir şeylerin yapılması her zaman mümkündür.)

*****

Cengiz Aytmatov

Beyaz Gemi, Kopar Zincirlerini Gülsarı, Cemile peşi peşine okurun karşısına çıkmışlardı, sonradan seyircinin de karşısına çıktılar, Aytmatov okunan bir yazar olmasının yanında sinemaya verdiği ürünlerle seyredilen bir yazardı da. Selvi Boylum Al Yazmalım Ali Özgentürk tarafından sinema için yazılırken usta Atıf Yılmaz eli ile de sinemamız için bir kült filme dönüşecekti. Aytmatov böylece sinemamızın elemanlarından biri olacaktır, sinemamızın seyircisi için uzun bir süre daha anımsanacak filmlerden olan Şoray’lı, İnanır’lı ve de Mekin’li Al Yazmalım hatırlandığı sürece, Aytmatov’da yaşayacaktır. İyi bir kalem aramızdan ayrıldı. Bu kalemin ülkesinde eserlerinden yapılan filmler yanında, biriside sinemamız yolu ile, perdeye yansıdığı sürece hep aramızda olacak (filme katkıda bulunanlar ile beraber.)

(27 Haziran 2008)

Orhan Ünser

Kung Fu (2004)

18 Haziran 2008

Ülkemizde Kung Fu Hustle olarak da bilinen film, kanun gücünün bilek gücü altında tir tir titrediği bir zaman ve mekânda konuşlanıyor; tahmini olarak da 1940’ların Çin’i. Yalnızca kırsal kesimi değil şehir merkezi de türlü eğlenceli garabetliklerle makyajlı olan bu yerin çerçevesi pastel tonlardaki görüntü yönetimiyle cilâlanırken maharetli koreografisiyle dört başı mamur bir görsel şölene dönüşüyor. İtiraf edelim, belli bir müddet akabinde bu yoğun cümbüş havası usanç verici olmaya bile başlıyor.

Shaolin Soccer’daki yönetiminden aşina olduğumuz Stephen Chow’dan yine yeni (tabii 4 sene çok bayat bir tarih sayılmaz) bir tür kırması. Daha doğrusu tam olarak tür kırması da değil de dövüş sanatları ve doğal olarak filmlerinin de erbabı olan Çin’in (Hong Kong) bu akım içerisinde alt başlıklarda toplanan belli başlı akımlarının (bkz: wuxia, wing chun vb) mizahi füzyonu. Kullanılan slow motion tekniklerle birlikte film aynı zamanda şunlardan mütevellit; aksiyon, sürrealizm, kara mizah, slapstick, fantazi ve absürtlük, süper kahraman, bir de delinin zoruna bak demezseniz çizgi roman… Daha yalınç bir terimle mizahın şirazesinden çıktığı bir dövüş sanatları filmi olarak eşkâl vermek de mümkün Chow’un 2004 tarihli filmine atfen. Çin’in dövüş sanatlarına olan merakı nedeniyle ilk prototiplerini de 1920’li yılardan itibaren vermeye başlaması hiç de umulmadık iş değil. Hatta ülkemizdeki sinema işleyişinin Yeşilçam’ın bir yansımasını Çin’deki dövüş sanatları filmlerinde bulmak da muhtemel. Takdir edersiniz ki bu değin eski bir arka plânı olan yönelimin onca yıl sonra çekildiği zaman; kendine modernize bir isim kılıfı bulması gerekir. Zhang Yimou gibilerden efratlarla rastlaşmak da düşük ihtimalli bir pozisyon olduğundan ötürü söz konusu kozmopolit sinema olduğunda müşkülpesent tavrımızı bir kenara bırakmak menfaatimize olacaktır. Filmin eski değerlere karşı tutumu kendi ülkesinde nasıl etüt edilmiştir köklü bir bilgim yok ancak geçmişi kurcalamak her dönem menfi tenkitleri de beraberinde getirdiği için Chow’unki kesinkes delidumanlık. Aynı panorama ülkemizde de kaimken bu cüretkâr tavrı idrak etmemiz daha kolay hal alıyor. Ne gibi mi? Hababam Sınıfı’ndan mezun olan dünyayı da hâlihazırda kurtarmış olan adamın niteliksizce ve yeni baştan perdede boy göstermesi gibi. Elbette Chow’un tutumunu bu örneklerle eş değer tutmak hatalı fakat teşbihteki yaklaşımın sebepleri arasında verecek başka misâl olmamasını ve Türk Sineması’nın olağan semeresindeki makûs talihini sıralayabiliriz ilk çırpıda.

Gidişatın etikliğini tartışmayı bir kenara bırakıp da filmin rafine statükosuyla âlâkadar olunca karşımıza daha ferah bir şema çıkıyor. Lineer bir kurguyu elinin tersiyle itip kendisine tabiri müsait ise dallanmalı bir kurgu seçen Chow dahil olduğu janr içindeki şürekasının trüklerine de sırt çeviriyor haliyle. Aslında kurgudan ziyade doğrudan doğruya hikâyenin kendisi geleneksel öykü gidişatı çehresine sahip değil. Çocukluğundan beri içinde taşıyageldiği kahramanlık hülyalarıyla büyüyen Sing’in güçlü olmak için kötü olmakta kararlı olmasına rağmen henüz bir baltaya sap olamadığına şahitlik ediyoruz girizgâh kısmında. Henüz bir adam öldürmemiş fakat öldürmeyi canı gönülden istiyor. Evvel iyi olmanın meyvesini yiyememiş Sing canı yanan eşek attan yüğrük olur işleyiş şartıyla diğer tarafa geçmekte azimli. Bu düztabanlığıyla pek çok belâlı olayı fişekleyen kişi de kendisinden başkası olmuyor; bir şehir mafyasının ufacık tefecik bir köye musallat olmasına mazeret oluyor. Musallat olmak derken doğrusu Home Alone vakası burada da tecelli ediyor. Bu rastlantı; basit görünümlü insanların gerçek yüzünün, gerçek kimliklerinin de afişe edilmesine, yıllar önce edilmiş yeminlerin bozulmasına neden oluyor, denklik bozuluyor ve ava giden avlanıyor. Mafya nükteli ve umarsızca bir avuç köylüyle baş etmek zorunda kalıyor. Romanesk olaylar da ardı ardına çeşitli varyasyonlar gösteriyor. Usdışı bir üslûp tutturan Chow’u filmindeki en bariz hatalarından dolayı eleştirmek sırf bu usdışçılığından dolayı zor oluyor. Hikâyenin dimağında kusur aramak herhangi bir korku filmindeki umacıya, hortlağa inanmama gerekçesiyle hırlaşmaktan farksız ve gülünç olmazdı nitekim. Ne Looney Tunes çizgi karakteri Road Runner kabili Landlady (yani büyükçe pansiyonun dırdırcı sahibi)’nin ne de Sing’in yalnızca birkaç dakika içerisinde yüksek yetenekli bir kahramana dönüşmesi filmin olmayan ağırbaşlılığını sabote ediyor. Fakat en nihayetinde filmin gözünü budaktan savurmayan pervasız tavrı bazı bazı gardını düşürmesine neden olmuyor desek haksızlık etmiş oluruz. Evet, çoğu zaman ihtiyatsız halinin ardına saklanan filmin üzerinde birkaç beden bol duracak elbiseler giymeye kalkışması filmin amacına da ters düşmesi gereğiyle yerden yere vurulmayı da hak ediyor, ne yalan söyleyelim! Sing’in tüm gücüne kavuşunca iyilik muskasına dönüşmesi bir yana çocukluğundan arda kalan insanüstü aşkları neresinden tutarsan tut olmamış bir yan öykücük, filme baba zoruna dâhil edilmiş bir çıkıntıya muadil. Filmde mantıkdışı gibi görünüp de bu haliyle çelişen bir diğer teferruat ise belki de değinilmesi gereken en önemli husus aktör / yönetmen Chow’un çeşitli röportajlarda çekinmeden dile getirdiği şey. O da şu; çocukluğunda izlediği dövüş sanatları filmlerinde gördüğü becerikli dövüş ustalarından biri olmakmış en büyük düşkünlüğü. Filmde Sing’i Chow’un canlandırdığını biliyor, aradaki koşutluğu da idrak edebiliyor iken geriye kalan tek şey imkânsızlığın da kaybetmeye eğilimli olduğunu görür görmez bunların hepsine “safsata” deyip kestirip atmamak oluyor. Chow yapabiliyorsa, Sing neden yapamayasın?

Bir Diyalog;

Landlady: Demek onların tarafındasın?
The Beast: Beni yanlış anlamayın. Tek istediğim sizi öldürmek ya da sizin tarafınızdan öldürülmek.

Sevdiyseniz Deneyin; Kung Fu Panda (2008), Oscar adaylığının yanı sıra heykelciklerle dolu bir vitrine de sahip olan Mark Osborne’un yaramaz pandası kung fu yapıyor…

(24 Haziran 2008)

Deniz Akçadoğan

27 Haziran 2008 Haftası

17 Haziran 2008

“Wanted”, sıradan bir insanken, içinizde saklı tepki gücünü kullanıp kaderinizin kontrolünü ele geçirebileceğinizi ve adrenalin düzeyi hızla yükselebilen bir aksiyon insanına/katile dönüşebileceğinizi söylüyor: Şiddeti bir doz daha yükselten çarpıcı stilini ağzınız açık bir hayranlıkla izlerken, aman dikkat, yan etkileri zararlı olabilir!

Not: Bir sevgili okur, filmi aksiyon-maceraya boğulmuş ıvır zıvır sandığımı, resim aralarındaki ciddi enformasyonu görmezlikten geldiğimi yazmış. Yukarıdaki cümlede filmi hafifsediğime dair bir ima yok; aksine inanılmaz bir hayranlıkla izleyebileceğiniz stiline övgü var ki, filmin başlıca satış unsuru da bu özelliğidir… ‘Yan etkileri’ dediğim, tam da bu noktada, hemen hemen tüm ‘çizgi roman’ların ve her tür uyarlamalarının dokusuna sinmiş bir tür ‘adalet’ duygusunun, aslında, ABD’nin derin-gizil güçleri (yani kabaca paraya sahip olanlar) tarafından, bu gösterişli stillere ‘âşık olup vurulan’ dünya vatandaşlarının kolektif belleğine ustalıkla yerleştirilmesiyle ilgili. Zaten farkında olduklarını varsaydığım okurların gözünün içine sokmaya gerek duymadığım için ‘yan etkiler’ demişim. Okurumuz bu noktada haklı; dünyayı hızla yok etmeye götürdüğü halde, hala doymak bilmeyen bir sistemin rahat işlemesi için çekilen ‘ayarlar’la da ilgili “Wanted”… ‘Vaka-i adiye’ olduğundan, altını kalınca çizmedim, bağışlayınız. Teşekkürler.

“Timsah: Nehrin Dişleri”, yaşam alanına/bölgesine girenlere saldıran çok iri timsahı haklayarak, bir kez daha, tüm canlıların en yok edicisi/vahşisi olduğunu ispatlayan insanoğlundan bir grubun içine dâhil olmak isteyenler için… Şahsen ahlak dışı bulduğum film türüne bir örnek!

“Senden Başka”, mutsuz karakterlerin gerçek aşkla tanıştığı ‘Made in USA’ yapımı romantik güldürülere saygı duruşunda bulunan, orta halli Fransız filmi: Kadın karakteri bilemem ama erkekle empati kurulması ve ona sempati beslenmesi biraz zor!

(24 Haziran 2008)

Ali Ulvi Uyanık

aliuyanik@superonline.com