Türkiye’ye Film Getirmenin Kumar Yönü Olması Heyecanımızı Artırıyor
25 Haziran 2008
Geçtiğimiz aylarda sayfalarımızı açmaya başladığımız, sinema sektöründe ithalât ve ihracat yapan film şirketlerine yönelttiğimiz mikrofonu bu kez köklü bir şirkete tuttuk. 1941 yılında kurulmuş olan yerli bir şirket Özen Film. Tam bir aile şirketi olan Özen Film, sadece film ithal etmekle kalmıyor, aynı zamanda film üretimine de katkılarıyla da biliniyor. Ayrıca sahip olduğu sinema salonlarıyla seyircinin konforlu şekilde film izlemesini de sağlayan Özen Film’in en büyük hedefi, sinema sevgisini gelecek nesillere aktarmak. Ülkemizdeki sinema sektörünün neredeyse kompedanı haline gelen Özen Film’in sahibi Mehmet Soyarslan’la sinemalife okuyucuları için hem sektörün nabzını tuttuk, hem de geçmişten günümüze Özen Film’in yolculuğunu konuştuk.
Özen Film nasıl kuruldu? Şirketinizin amaçları, hedefleri nelerdir bahseder misiniz
Özen Film, 1941 yılında, dedem Osman Sirman, onun babası Mehmet Rauf Bey ve ortakları tarafından anonim şirket olarak kuruldu. Hem film ithâl etmek, hem de yerli film üretmek, film dağıtımcılığı yapmak ve sinema salonu işletmek üzerine faaliyetlerine başladı. Özen Film’den önce aynı ortaklar, aynı işleri yapmak üzere kurulmuş Sümer Limited adlı bir de limited şirketleri vardı. Bu şirket 1930’lu yıllarda eski Artistik, sonra
Sümer olan (şimdiki Rüya), sineması ile Taksim Sineması’nın inşa ve işletmesini yaptırmıştı. O yıllara ait basılmış çeşitli dergi küpürleri vardır. Özen Film, Türkiye’de sinemacılık ve filmciliğin bugünkü saygın konumuna gelmesine büyük katkılarda bulunmuş, her yeniliğin öncüsü olmuş bir kuruluştur. Bugünkü hedefi de sinema sevgisini gelecek nesillere aktarabilmektir.
Özen Film, Türk sinema sektörü içinde en köklü şirketlerden biri olarak duruyor karşımızda. Geçmişten bugüne zaman yolculuğu yaptığımızda Özen Film’in bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Geçmişten bu yana Özen Film, aralarında Babaların Günahı, Mavi Boncuk, Çakırcalı’nın Hazinesi, Şanlı Maraş gibi birçok yerli filmin yapımcılığını veya yapım ortaklığını yapmıştır. Daha sonra 80’li yıllarda büyük yankı uyandıran ve İngilizce versiyonu birçok yabancı ülkeye satılan, Natuk Baytan’ın yönettiği, senaryosu ve müzikleri Mehmet Soyarslan tarafından yapılan Toprağın Teri, Mustafa Altıoklar’ın yönettiği Ağır Roman filmlerini yapmıştır. (Bu filmdeki Mehmet Soyarslan’ın Resimdeki Gözyaşları adlı bestesi Atilla Özdemiroğlu düzenlenmesi ve Cem Karaca tarafından yeniden seslendirilmesi ile film müzik klibini oluşturmuş ve çok büyük ilgi uyandırmıştı.) Daha sonraki yıllarda Gani Müjde’nin yönettiği Kahpe Bizans 2,5 milyon kişi ile o dönemin gişe rekorunu kırarken, Mustafa Altıoklar’ın Asansör’ü onu takip etti. Kahbe Bizans’ın müziklerine de 8 bestesi ile Mehmet Soyarslan katkıda bulundu. Daha sonra Büyü,
Eve Giden Yol 1914, Son Osmanlı: Yandım Ali ve 2008’de de Recep İvedik gibi filmleri ya kendi üretti ya da ortak yapımcı olarak yapımına iştirak etti. Yapımına iştirak etmese de işletmeciliğini yaptığı birçok Türk filmi de gişe rekorlar kırdı.
Yurt dışından film ithâl ederken, dikkat ettiğiniz hususlar nelerdir? Çalıştığınız firmalar hangileridir?
Yabancı film dağıtımcılığı konusunda da dünyaca ünlü birçok filmin ülkemizde gösterimini sağlayarak, kolay erişilmez bir rekora imza atmıştır Özen Film. Bunlar arasında 28 yıl kesintisiz filmlerini dağıttığımız 20th Century Fox’un, çeşitli dönemlerde Summit Entertainment, Castle Rock Int. ve Carolco firmalarının filmleri yanında, çeşitli ülkelerden birçok bağımsız film de yer almaktadır.
Şirket olarak sinema salonlarına da dikkat ettiğiniz ve bu bağlamda, bünyenizde sinema salonları bile bulundurduğunuzu biliyoruz. Böylelikle, ithalâttan, ihracata ve film seyretme ortamına kadar, tam konsept oluşturduğu ortada Özen Film’in. Neden böyle bir konsept olmasına gereksinim duyuldu. Bu anlamda sektöre bugüne kadarki, sunduğu katkılardan bahseder misiniz?
Özen Film bugün de sinemacılık ve filmcilik dalında faaliyetini sürdürüyor. Ancak ağırlığı son seyirci talepleri doğrultusunda yerli film yapım ve dağıtım yönüne vererek çalışmalarını sürdürüyor. Çünkü yabancı filmler hem eski rağbeti görmüyor, hem de gerek DVD gerek de TV’de çok kolay erişilir hale geldi. Korsan da etkileyince, seyirci sayısında büyük değişiklikler oldu. Her şeye rağmen, Özen Film buna benzer birçok kriz yaşadı. Salonları bölerek çok salonlu sinemalar konseptini ilk ortaya çıkarıp, uygulayan da Özen Film oldu. Site ve Şafak sinemaları ilk örnektir. Daha sonra Movieplex imajı ile seçkin sinema binaları ve salonları kurdu. Bu salonların işletilmesi hala sürüyor. Ülkemizin saygın sinema zincirlerinden birine sahip olan Özen Film’in, Nişantaşı Movieplex, Suadiye Movieplex, Çemberlitaş Şafak Movieplex, Şişli Movieplex, Beyoğlu Sinepop, Kadıköy Broadway ile birlikte mevcut toplam 4184 koltuk, 26 salon kapasiteli 6 sinemaya sahiptir.
Korsan filmler ile ilgili söyleyecekleriniz neler? Sizce ülkemizde böyle bir sıkıntının olmasının altında yatan sebepler nelerdir?
Korsanlık, yaratıcılık içeren, eser üreten, her mesleğin baş belâsı. Yasal mücadeleler sürerken, sinemalarda yapılan korsan kayıtlara mani olmak için dijital 3 boyutlu sisteme önem verilmeye başlandı.
Ülkemizde film ithâl etmenin karşılaştığı zorluklar var mıdır? Varsa bu zorlukları açıklar mısınız?
Film ithâlinde hala, özellikle gümrük konusunda çeşitli zorluklarla karşılaşıyoruz. Gümrüklerde telif hakkı üzerinden filmle birlikte gümrük alınmaya çalışılıyor. Ancak yakında dijital sinema yayıldığında ortada gümrük alınacak mal da kalmayacak. İnternet yoluyla filmler sinema makinelerine yüklenmeye başlanacaktır.
Bugüne kadar ithâl ettiğiniz filmler içinde, hayal kırıklığı yaşadığınız filmler oldu mu?
İthal ettiğimiz filmler arasında tabii ki beklentilerimizin çok altında iş yapan filmler de oldu. Geçmişte, özellikle ülkemizde çok ilgi duyulacağına inandığımız Roberto Benigni’nin Banana Joe’su hiç ilgi görmedi. Bunun gibi, büyük kadrolu birçok film, zaman zaman çeşitli nedenlerden dolayı hiç ilgi bulmaz. Zaten bizim için biraz kumar yönü olması heyecanı arttırıyor. Çünkü bazen de hiç çalışmaz dediğimiz filmler büyük iş yapabiliyor.
Bugüne kadar yapımında katkı sağladığınız Türk filmlerinden bahseder misiniz?
İşletmeciliğini yaptığımız bir çok Türk filmi de gişe rekorları kırdı: Hazal, Maden, Su Da Yanar, Fırat’ın Cinleri, Toprağın Teri, Mavi Sürgün, Işıklar Sönmesin, Hemşo, Komser Şekspir, Büyük Adam Küçük Aşk, Yeşil Işık, Gönderilmemiş Mektuplar, Ağır Roman (Aynı zamanda yapım ortağı), Kahpe Bizans (Aynı zamanda yapım ortağı), Asansör (Aynı zamanda yapım ortağı), Uzak, Hababam Sınıfı, Okul son yıllarda işlettiği filmlerden bazılarıdır.
Türkiye’ye getirdiğiniz ve büyük yankı uyandıran filmler hangileridir?
Özen Film’in ülkemize getirdiği yankılar uyandıran pek çok filmden bazıları şunlardır: Jaws, Yıldız Savaşları Üçlemesi, Kehanet, Yaratık, Zelzele, Guguk Kuşu, Rocky, E. T., Rambo, Terminator 2, Temel İçgüdü, Evde Tek Başına, Zor Ölüm, Kurtuluş Günü, Cesuryürek, Titanik, Başka Gün Öl, Azınlık Raporu, Dünyanın Uzak Ucu, Buz Devri I ve II, Garfield I ve II, Omen 666, Pembe Panter, X Men I - II - III, Cennet’in Krallığı, Tutku: Hz. İsa’nın Çilesi.
(01 Temmuz 2008)
Köksal Aras
1960’lardan beri Avrupa’ya göç etmek, birçok insanımızın hayaliydi. Belki de hala daha hayali. Avrupa hayatı Türkiye’den hep cazip olarak gözükse de aslında pek öyle iç açıcı olmadığı ortada. Türk her yerde Türk’dür mantığından hareketle, kronikleşmiş problemlerimizi yaşadığımız yere de götürmeyi adet edinmiş bir milletiz. Bu şizofrenik durumu farklı bakış açısı ile yansıtan
Hukuk Fakültesi’nde okurken de sinema yapmak istiyordum ancak seyirci olmak dışında bir şey yapamadım, yapmadım o zamanlar. Geçiş süreci hukuk fakültesini bitirip İspanya’da yaşamaya başlamak ve orada bir okula girmek şeklinde oldu. 
Var tabi ayrı bir anlamı. Yılmaz Güney sinemada çok az insanın anlatmaya cesaret ettiği şeyleri anlattı. Her kesimden insanın kahramanı oldu. Sosyalist gerçekçilik denilen türde en iyi örnekleri verdi. Ama girdiği detaylar müthiştir. Sürü’deki aksak fahişe, tarihi eserler. Tokat etkisi yapar ve sizi titretir.
Diğer göçmen filmleriyle ilgili duyduğum rahatsızlıktan dolayı. Hep aynı şeyleri gördüm ve biraz farklı tarafa bakmak istedim.
60’lardan başlayan ve hala daha Avrupa’ya göç etme fikri 7’den 77’ye hemen hemen birçok kimsenin kafasında bir yerde duruyor.
4 yıldır eski dostlarımızın yeni maceralarına hasrettik. Sonunda özlem dolu yüreğimize biraz olsun su serpildi. Benim
DVD setlerini o yıl yaladım yuttum. Evden çalıştığım için kendime iş ödülü gibi verdim her bölümü. Biraz çalışıyordum. İşimi bitirince de bir tane
En güzeli de dünyanın neresinde olursa olsun, hangi dil, din, ırktan olursa olsun kadınların ortak bir dili olduğunu görüyordum. Erkeklere haksızlık etmeyelim; insanlığın ortak duyguları, düşünceleri ve dili vardı ve
Film gösterime girdi, biz de heyecanla sinemalara koştuk. Filme giderken yol üzerindeki tüm gazete ve dergilerde Carrie bize göz kırpıyor ve filmine davet ediyordu. Heyecanla kurulduk koltuklara, başladık filmimizi izlemeye. Carrie epey yaşlanmıştı. Yüzü ne yaparsa yapsın ele veriyordu. İçi hala kıpır kıpır bir çocuktu ama elinde değil büyümüştü işte. Miranda hiç ummadığımız bir sorunla karşı karşıyaydı. Valla film sonrası dedikodularda bile çoğumuz eşinin yaptığına inanamadığımızı söylüyorduk. Ve sonra ekliyorduk, “hayat işte.” Charlotte, o beni sinir eden Charlotte benim gelecek için en çok hayalini kurduğum hayatı yaşıyordu. Acaba yıllar içinde ben de mi değişiyordum? Samantha da her zaman canımdı. O değişimlerine hem uyum sağlamaya çalışıyordu hem de yüzleşmelerini gerçekleştirip, özünü kaybetmiyordu.
Geriye ne kaldı derseniz? Umarım bir 10 yıl içinde birkaç film daha gelir. Kim bilir belki kırklarındaki Carrie, Miranda, Samantha ve Charlotte hikayeleri için yeni bir dizi üretilir. Akıllı prodüktörlere kalmış. Şimdilik bu farkında olmadan kurduğumuz kadın kulübümüzün toplantıları her gece 11:30’da Digiturk Mymax’te devam ediyor. Kapıları herkese açık. İstediğiniz gibi izleyin. İster bir çikolatalı dondurma eşliğinde, ister gazete okurken, ister ayaklarınızı uzatmış, ister eve getirdiğiniz işinizin son noktalarını koyarken. Kıyafet serbest. Pijama tercih edilir. Ya da renkli bir Carrie gece koleksiyonu. Hep birlikte hasret gidermek, dertleşip, gülmek üzere… Bu gece 11:30’da kadın dostlarım…
Bir varmış bir yokmuş… Zamanlardan bir zamanda, doğunun güzel diyarlarından birinde bir memleket varmış… Perslerin yaşadığı bu güzel yere, Persepolis adını takmış öykünün biricik kadını. Memleket güzel mi güzelmiş, biricik kadın da öyle. İkisi de tarihlerinde inişler-çıkışlar yaşamış. Çok görmüş çok geçirmişler.
Doğuda zaman yoktur, mekân yoktur. İnsan vardır. Tüm zamanlarla tüm mekânlarla iç içe bir hayat sürer. Bu yüzden masal gibidir. Zamanlardan zaman içinde… Dinler tarihi üzerine yazmıyorum. Bakın masallarımıza. Bizim masallarımızda Keloğlan yola çıkar, gider de gider. Bir sürü şey öğrenir ama hep gider. Öyle batı kalıbında giriş-gelişme-sonuç değildir anlatılanlar. Vardır dersleri ama öyle kesin hatlarla çizilmemiştir. Yaşayarak özümsenir.
Sırf bu yönden değil,
Filmin anneannesi en kök değerleri anlatır torununa. Kendini, nereden geldiğini hiçbir zaman unutmamasını, her zaman kökleriyle gurur duymasını öğretir. Herkese eşit, hakkına göre davranmak gerektiğini, kendi çıkarları için başkalarını ezmemesini öğretir. Gönlü geniş, başı dik biri olmasını sağlar. Minik kadınımızın kendisiyle yaptığı en büyük yüzleşmelere vesile olur. Kocasıyla ilişkileri yürümediği için ahlayıp vahlarken anneannesi küçük kadınımıza kadın olmanın dersini verir. Ona ağlamayı kesmesini çünkü ağlamasının ayrılıyor olmasından değil, hata yaptığını kabûl edemiyor olmasından kaynaklandığını söyler. Hepimiz aslında bir ilişkiye veda ederken buna ağlamaz mıyız? Üzüldüğümüz aşkımız kaybetmek değildir. Aşk olsa oralara varmayız zaten. Üzüldüğümüz çoğunlukla aşk nesnesi olarak seçtiğimiz kişinin gerçekten aşk nesnemiz olmadığını fark etmemizdir. Oturup ağlarız, nerede ne hata ettikde bu kişiyi seçtik diye. Ve onca emek vermişsek (hem çevreyi hem de kendimizi onun “O” olduğuna inandırmak için) hayal kırıklığımız dillere destandır. Kabûllenemeyiz işte. Yeni bir sayfa açmanın cesaretini toplamak yerine çoktan eski olmuş kişi için yanar yakılırız.
Eğer bizim gibi kadınların hikâyelerini görmek, hissetmek istiyorsanız, seyredin bu filmi. Ben sinemada izlemekle kalmadım, DVDsini de edindim. Arada sırada izleyip, kim olduğumu hatırlamak için kullanıyorum. Kendimle ve benim biricik kadınlarımla gurur duyuyorum. Çünkü bizler öyle köklerden geliyoruz ki o kökler engin zenginliklerle dolu. Filmin en güzel sahnelerinden biri de anneannenin her gün güzel kokmak için sutyenine yasemin çiçekleri doldurduğunun anlatıldığı sahnedir. Öyle deodoranttı, parfümdü değil, en doğalından kokularla donatır kendini bu kadınlar. Ben böyle incelik, çevreye ve kendine saygı görmedim. Her izlediğimde şakır şakır ağlamaya başlıyorum o sahneyi. Evet, biricik kadınlarım, hepimize yasemin kokulu günler dileğiyle. Özümüzü unutmayalım.
eleştirebiliyoruz. Bu kritikler her ne kadar mantıken cevap bulur yargılar taşısa da bir noktadan sonra cesaret ve gönül kırıcı bir hal almaya başladığı da inkâr edilemez. Bununla beraber birilerinin kalbi kırılacak diye hatırşinas olmanın ya da hatır için çiğ tavuk yemenin manası olmadığı bir tarafa özgün olmak için çabalayan isimlere de müsamahakâr davranmak yeğ gelir anlayışındayım. Ne demek istediğimi kısaca anlatabildiğime inanarak bu konuyu kapatıyor ve
Erol Günaydın’ın külhanbeyi oyunculuğuyla can verdiği karakteri Arif’in can vermesini müteakiben takribi 40 yıl önce Kore savaşında öldü diye bilinen Asaf‘ın (Çetin Tekindor) babasının cenazesine çıkagelmesi bizi de ilk aşka ve beraberindeki hesaplaşmalara götürecektir. Zira Asaf’ın kardeşi Azmi (Tarık Pabuççuoğlu) vakti zamanında çok kalleşlik etmiş ve bin bir fitne fesatla adamın sevdiği kadını kendisine yar etmeyi başarmıştır. Heyhat, kötü yollarla elde ettiği aşkı da elinde patlamıştır nihayet. Bu esnada Azmi’nin üçkâğıtçı oğlu da gönül işlerinde dibi boylamıştır, karısına basan afakanlardan ve küçük oğlunun yeni yeni filizlenen aşkından bihaber. Ege de Bahar’a fena halde yanıktır, tam da aşkın ne mene bir şey olduğunu keşfetmenin eşiğinde üstelik…
tek makul bir karar alınmış ise o da şudur; Asaf ile Nevin arasında yaşanan büyük aşk ile daha kolay özdeşleşmemizi sağlamak amacıyla hala süre giden aşk kuramının küçük Ege üzerinden verilmesi. Bu düşünce güzel, çünkü Asaf ile Nevin arasındaki kartonlaşmış aşka biraz olsun kanabiliyoruz, aksi halde bu ikilinin birbirlerine zamanında âşık olduklarına inanmak hayli güçleşiyor. Tansiyonun tavan yaptığı bakışlarla, sessiz kalışlarla o sevdayı var etmek etkin bir yöntem değil. Keza filmde aşkı seyirciye sezdirmek için kolaya kaçılmış temelli. İki çift göz, göz göze geliyorsa şayet anlıyoruz ki var bir husus arada. Uzaktan sevmek, gizliden gizliye izlemek aşkın tanrısallığına uyan davranışlar kesinlikle, zaten inkâr etmiyorum o kısmı. Lakin insan düşünmeden de edemiyor, bir göz herhangi bir şeye o değin bakar ise seyrettiği sıradanlaşmaya, çirkinleşmeye başlamaz mı? Bir ihtimal…
tutuyor hele ki mafyanın alt ediliş şekli de daha derin bir yuh çekmeye gebe bırakıyor şahsın nefesini. Dahası beylik diyaloglara ve yine klişeleşmiş yöntemlerle kurulan iyi/kötü çatışmalarına (esas oğlanın sevdiği kızın etrafında dolanan şımarık ve züppe oğlanlar) lâf etmiyorum da. Belli başlı ele alınmayan, saydıklarımdan gayrı nice olay da
Asaf: Çok mu seviyorsun?
filmlere uygulamayı epeyce ileri götürdü. Çin, Japon, Kore ve Avustralyalı yönetmenler derken nihayet Kazak asıllı Timur Bekmambetov, bundan önce hizmet ettiği Rus sinemasını bırakıp Amerikalılara hizmet etmeye başladı. Yani bu tarza destek verdi…
maalmemnuniye kabûl ediyoruz da sinemada neden kabûl etmeyelim?
sahnesiydi: Fox, aracın camını kırıyor ve motor kaputuna yatıyor, arkadan gelen araca ateş ediyordu… Bu arada kalbinin vuruşun 400’e kadar çıkan James McAvoy (!) onu bacaklarından tutuyordu… Böyle bir takip sahnesini yaşamak her erkeğe nasip olmaz!
Kung Fu’su Çin’den, Pandası Amerika’dan… Çin-Amerikan ortak yapımı olan filmde iki kültür birbirine karışınca ortaya Kung Fu sever Panda Po çıkmış. Sadece çocuklara değil her yaştan animasyon sevenlere hitap edecek süper komik bir film Kung Fu Panda.
Günün birinde Barış Vadisi’ni korumak için bir Ejderha Şavaşçı seçileceği haberi Po’yu sevinçten çılgına çevirir. Küçüklüğünden beri hayranı olduğu Kaplan, Turna, Peygamber Böceği, Engerek Yılanı ve Maymun’dan oluşan Öfkeli Beşli’yi görme fırsatını yakalayacaktır. Po seçmenin yapıldığı alana girmeye çalışırken bir anda kendini alanın tam ortasında bulur.
Ancak bizim seslendirme kadrosunun da hakkını vermek lazım. Filmin önemli karakterlerinde Po’yu seslendiren Okan Yalabık ve Usta Shifu’yu seslendiren Köksal Engür oldukça başarılıydı. Orijinal versiyonunda Usta Shifu’yu iki Oscarlı Dustin Hoffman ve Po’yu ünlü komedyen Jack Black’in seslendirdiğini görünce Yalabık ve Engür’ün oldukça zor bir işin altından alınlarının akıyla çıktığını söyleyebiliriz.
Geçen yıl Cannes’da En İyi Yönetmen Ödülü’nü kim kazandı? Bu yönetmenin ülkesi ülkemizde ne kadar tanındı? Nuri Bilge Ceylan’ın filmi
Fatih Akın ve Ferzan Özpetek’in Almanya ve İtalya’da yaptığı çok uluslu filmlerde ülkemizin de ortak olduğu filmler var; her ikiside filmleri ile adlarını duyururken, yaptıkları filmlerde Türk unsurları (oyuncular veya “filmin kahramanı”) da kullanıyorlar. Ceylan ise oyuncular ve kahramanları ile daha “yerli” filmler yaparken ortak yapımlar yaparak filmlerine hem dış pazarları açıyor, artık adını iyice duyurmuş olması ile kabûl görmesi daha kolay olan festivallerde ödül alması da, filmlerine yeni olanaklar sağlıyor.
Beyaz Gemi, Kopar Zincirlerini Gülsarı, Cemile peşi peşine okurun karşısına çıkmışlardı, sonradan seyircinin de karşısına çıktılar, Aytmatov okunan bir yazar olmasının yanında sinemaya verdiği ürünlerle seyredilen bir yazardı da.
“Timsah: Nehrin Dişleri”, yaşam alanına/bölgesine girenlere saldıran çok iri timsahı haklayarak, bir kez daha, tüm canlıların en yok edicisi/vahşisi olduğunu ispatlayan insanoğlundan bir grubun içine dâhil olmak isteyenler için… Şahsen ahlak dışı bulduğum film türüne bir örnek!













