Tonto, Vahşi Batı’nın küçük bir şehridir. Püriten Ahlâk Komitesi’nin yaşlı kadın üyeleri, genç ve güzel Dallas’ı fahişelik yaptığı için şehirden atma kararı alır.
Alkolik bir doktor olan Boone, Dallas’ın kovulmasına karşı çıktığı için, aynı akıbete uğrar.
Püriten Ahlâk Komitesi’nin tüm üyeleri zayıf ve yaşlıdır, gurup halindedirler; komiklik
derecesinde uygun adımlarla bir arada yürürler. Bu “kız kuruları” katı ve kuru bir ahlâk anlayışının biçimsel yasalarını, yaşamın duyumsanan devindirici gücü üzerine baskıyla uygulamak isterler.
Dallas, fahişe tiplemesi olarak, berrak ve dinamik bir yaşam gücüdür. Posta arabasına doğru, tek ve başı dik yürür. Kamera, arkasından Ahlâk Komitesi gurubunu sürükleyen bu yaşam enerjisi genç kadın karşısında, gerilemekten başka bir şey yapamaz.
Bu güzel ve genç kadın, Schopenhauer’un ifadesiyle, derinden gelen bir arzunun, yalın bir yaşam isteğinin engellenemez itimidir: Koşulsuz ve yargısız. Dallas, yalın bir yaşam devinimi, mutlak bir irade gücü olarak karşımızdadır: “Başkaları gibi benim de yaşamaya hakkım yok mu?” demektedir sadece.
Dallas’ın bu tarzda seyircinin karşısına çıkışı, filmin, piyasada dolaşan kanıların tekrarı ve tescili olmayacağını seyirciye daha baştan bildirmektedir.
Ama bu önyargılar, toplumdan önce, filmin kurgusal evreninde dolaşmaktadır. Dallas, Püritenci
Ahlak Komitesi’nin gözünde bir fahişedir. Ahlâk Komitesi’nin bir üyesi, bir subaya “Arkadaşınızı bu yaratık ile yolculuk yapmasına izin mi vereceksiniz?” der.
Oysa görüntüler senaryodaki bu “yaratık” nitelemesini tekrar ve tescil etmez. Senaryonun sözsel saptamasına, sinemanın görsel yanıtı farklıdır:
Ekranda gördüğümüz genç kadın, bir sinematografik şiirdir.
Özenle tasarımlanmış bu yakın çekim, doğa manzarası görünümündeki Dallas’ın güzel yüzünü seyirciye bir bahar sevinci gibi sunmaktadır. Sanki birden bu kurgusal evrene ilâhi bir ışık yansımış ve Dallas’ın yüzüne soylu bir aydınlık kazandırmıştır. Kameranın ve pencerenin çerçevesinden yaşama bakan bu
güzel yüz, bir yaratık değil; kütlesiz bir enerji olan ışığın pelikül üzerine yazdığı duyumsanan bir sinemasal şiirdir.
İşte bu sinematografik operasyon; insanlığı şehirden kovulacak yaşam dolu “genç fahişeler” ve de yaşlı “kız kuruları” olarak ikiye bölen ahlâkçıların hiyerarşik senaryosu karşısında, sinema sanatının eşitlikçi-demokratik duruşunu gösterir.
Bu demokratik tutum, alkolik Doktor Boone tiplemesi için de geçerlidir. Boone, Dallas’a soylu bir kavalye edasıyla seslenir ve ona bu aşağılayıcı dramatik durumda, bir de aktörlüğünün teatral performansıyla omuz verir: “Bir önyargının kurbanıyız, ama elimi tut ve bu gidişimizi muzaffer kılalım,” der.
Bu, sadece posta arabasına binmek için yürümek anlamında senaryo düzeyinde işlevsel bir yürüyüş değildir.
Bu, duyulur-görünür bir sinema-fikir yaratan aykırı bir ilerlemedir. Ahlâk Komitesi’nin uygun adımlarının dışında, vücutların kendi hakikatlerine doğru özgürce yürümesidir.
Senaryonun dramatik baskısı altında dışlanan bu iki vücut, filmsel evrendeki bu aykırı sinematografik yürüyüş-çekimiyle kendi mağdur kimliklerinden farklılaşarak özgürleşirler. Bu yürüyüş ile, iki marjinal karakter, Ahlâk Komitesi tarafından ortak yaşamdan dışlanmalarına rağmen, filmin hem öyküsel-eylemsel gelişiminde, hem de bu kurgusal dünyadaki sinema-fikirlerin yaratılmasında temel rol alacak aktörler olacaklarını seyirciye belirtirler.
Buradaki sinemasal düşünce odur ki, filmin hem dramatik hem de fikirsel devamı aslında bu ahlâki keyfilikle uzaklaştırılan iki aktör-bireyin yaşamsal varlığına bağlı olacaktır. Bu nedenle, ortak insanlıktan dışlanmış, ama geleceğe yürüyen bu iki özgür vücudun arkasından bakakalan Ahlâk Komitesi, aslında kendi yaşamsal temelini dışlamakta, yok etmektedir.
Bu nedenle, karşımızda duranlar, Ahlâk Komitesi’nin yargıladığı bir fahişe ve bir alkoliğin mağdur vücutları değil; bu kurgusal evrendeki dramatik ve fikirsel gelişmelerin aktörleri özgür kafalardır. Ve bize ortak insanlığa ait sevimli-sempatik bir tekillik olarak görünürler.

Dallas, şehirden kovulan bir fahişe tiplemesidir. Ama o, aynı zamanda yaşamın engellenemez gücü ve yüreğindeki insanlığın ilâhi bir ışıkla yüzüne yansıdığı bir sinematografik-şiirdir.
Boone, western filmlerinin bilinen bir alkolik doktor tiplemesidir. Ama o; aynı zamanda, Ahlâk Komitesi’ne karşı teatral bir gösteriyle karşı çıkabilen, Dallas’ı yürekten bir dayanışmayla koluna 
alıp, muzaffer bir edayla yürürken ve Ahlâk Komitesi’ne “müze korkuluklar” diye veda ederken, sahip olduğu insanlığın derinliğini mizahıyla seyirciye gösteren bir sevimli-tekilliktir.
İşte film kişilikleri bu ikilemleriyle, yani tiplemelerinin içerdiği bu biçimsel rol ve insani derinlik paradoksallığıyla seyircinin karşısına çıkarlar.
Ve seyirciye şu önemli noktayı hatırlatırlar: Sevgi, ne sevilen kişiyi evrensel bir biçimsel-sevgi adına soyutlar; ne de sevilen kişinin sadece şu veya bu tekil özelliğine takılır kalır.
Tersine “Sevgi, sevilen kişiyi tüm özellikleriyle ister; onu olduğu gibi, topyekûn arzular” (Agamben).
Bu nedenle, seyirci olarak, öyle geride posta arabasının ve yaşamın arkasından bakakalan Ahlâk Komitesi’nin kız kurularının dışlayıcı tutumlarının yanında değilizdir. Tersine, seyirci olarak, filmin devamını izlemek için, bizi hem kendilerine çekip yakınlaştıran bir yaşam dinamiğine ve duyarlılığa sahip olan; hem de öznel-fikirsel ve dramatik anlamda eylemlerin devindiricisi olacak olan tekil-sevilir
karakterlerin peşinden gitmek için yola çıkarız. Çünkü onlarla birlikte, seyirci olarak bizim de, filmin kurgusal evreninde öznel ve fikirsel olarak kat edecek yollarımız yaşayacak maceralarımız olacaktır.
İşte John Ford, bu kendi varoluşunu barbarca dayatan yozlaşan ahlâkçılığın karşısına; nesnesi yaşam olan, insanla dünyayı ilişkilendirecek ve öznel değişimlere izin verecek bir duyumsanır-akıl uygarlığı koyar. Bu duyumsanan estetik-akıl uygarlığı, Dallas’ın güzel yüzünde ve Boone’un neşesinde, Holderlin’in ifade ettiği gibi, “Yüreği ısıtan, dinamizm ve değişim vadeden güneşli bir bahar günüdür”.
Ancak, yine Posta Arabası’nda görmekteyiz ki, bu dramatik ve fikirsel gelişmeler göründüğünden daha karmaşık ve paradoksaldır.
Çünkü Ahlâk Komitesi’nin simgelediği barbarlığının toplumdan elenmesinden yola çıkarak, doğrudan özgür ve eşitlikçi bir ortak-insanlık öznelliğine geçmek mümkün değildir.

Filmde, aynı zamanda, olumlu bir şerif tiplemesi ve Amerikan Ordusunun filmsel evrendeki anonim varlığı da bir yasa ve erk sembolüdür.
Oysa bu kez, yozlaşmış Ahlâk Komitesi’nin daha filmin başında elenmesinin tersine, bir yasallık fikrini ifade eden şerif, seyircinin gözünde olası bir ortak-insanlık figürü olarak yerini alır. Film boyunca oluşturulacak bir demokratik halk-fikri sürecinde, şerif, yapılandırıcı temel dinamik güçlerden birisidir. Çünkü bir demokratik halk-modelinin, bir ortak insanlık öznelliğinin de demokratik olarak koyduğu kendi yasallığı olmalıdır.
Buna karşın, posta arabasını filmin ilk sekanslarında korumaya alan Amerikan Ordusu, Ahlâk Komitesi’nin yaşlı kadınlar gurubu gibi, bu sürecinin dışındadır. Ordu, sadece güvenlik göreviyle uzaktan ve dışarıdan anonim bir askeri gurup olarak posta arabasına hizmet verir. Ordunun, önünde
oluşum içinde ve de yürüyüş halinde olan bu demokratik ortak-insanlık fikriyle ilgili ne dramatik olarak yapacak bir şeyi, ne de fikirsel olarak söyleyecek bir sözü vardır.
Çünkü bir demokratik-halk öznelliği, bir ortak-insanlık oluşturma süreci, orduya ve devlete indeksli değildir. Bu kurmaca filmsel evrende demokratik olarak oluşturulacak ortak-insanlık, kendi içsel çelişkilerini, bir sağlıklı yaşam ifadesi olarak kendi içinde eşitlikçi bir biçimde ele alacak; bu yaşam dinamiklerini ve kendi kendisinin yasallığını özgürce yapılandıracaktır.
Bu nedenle ordu, “başka yapacak işi olduğunu” belirterek, daha filmin başında posta arabasını
korumaktan ve gözlemekten vazgeçerek, onu çölün ortasında kendi başına bırakır; yani bu kurgusal-filmsel evrenden (filmin sonunda güvenlik göreviyle yeniden ortaya çıkana kadar) kesin olarak ayrılır.
Oysa şerif, ordunun toplumsal oluşumun dışında bırakılmasından farklı olarak, bir eşitlikçi yasa ve yasallık fikri olarak posta arabasının ve bu ortak-insanlık sürecinin içindedir.
İşte bu karmaşık öznel-kurgusal süreçte, filmin kendi sinemasal operasyonlarıyla seyirciye sunduğu sinemasal düşünce şudur:
Bir gelecek-toplum fikri, bir demokratik ortak insanlık umudu, öncelikle, yozlaşan ahlâkçılığın yaşamın duyulur gücü üzerindeki doğrudan barbarlığından kurtulmakla mümkündür.
Ama bu toplumsal özgürleşme süreci, ordunun müdahaleci gölgesinin dışında, yaşam güçlerinin kendi özgürlük yasalarını kendisinin koymasıyla gerçekleşmelidir.
Tabii ki, eğer seyirci olarak bu içsel-kurgusal süreci yaşamaya, yani bu filmi izlemeye ve tüm film kahramanlarıyla birlikte bir sınav olarak çölü geçmeye karar vermişsek bir kez.
Bir sinematografik şiir tadında, çekincesiz ve özgür…
(27 Ekim 2008)
Metin Gönen
metingonen@yahoo.fr