‘İsrail’in Gazze’de yapmış olduğu soykırımın sizler de ortağısınız. Bu gerçeği idrak edecek kadar aklınız olduğunu umuyorum’. Şubat ayında düzenlenen 76. Berlin Film Festivali’nin ‘Perspektifler’ seçkisinde gösterilen ‘Kuşatma Kayıtları / Chronicles from the Siege’ ile en başarılı ilk film ödülünü kazanan filmin yönetmeni Abdullah El-Katip tarafından Alman hükümetine karşı sarfedilmişti bu cümleler. Filistin – Suriye kökenli sinemacının bu sözleri üzerine orada bulunan Alman Çevre Bakanı Carsten Schneider’in salonu terk ettiğini biliyoruz. İşte bu olaylı yapım yeni mevsimin ilk güzel sürprizi olarak Bir Film dağıtımıyla ülkemiz sinemalarında gösterime giriyor.
El-Katip 2021 yılında çektiği ‘Küçük Filistin: Bir Kuşatmanın Günlüğü’ adlı belgesel ve iki kısa filminin ardından bu ilk uzun metrajıyla, kuşatma altındaki insanların hayatına kurban ya da kahraman olarak değil, tüm çelişkileriyle herkes gibi sıradan insanlar olarak odaklanmış. Yermük’teki Filistin mülteci kampında bizzat yaşadıklarından yola çıkarak, şehirlere roketler yağarken kargaşanın göbeğindeki gündelik hayatın peşine düşmüş.

‘Kuşatma maddi olarak bedenleri kıstırırken, manevi olarak ruhları esir alır. Saatleri susturan, zamanı durduran kuşatmanın hedefi bedenden önce ruhtur. İnsanı hemen öldürmez, hafızayı parçalara bölününceye kadar çarpıtır ve kişiyi koruyacak anıları olmadan çıldırmanın eşiğine getirir’. Bu dizeler yaşlı Arafat’a (Nadeem Rimawi) aittir. Filmi oluşturan beş kısa hikâyenin ilkinde, meydanda dağıtılan ekmeğini çaldırdığı için aç bilâç yıkık dökük evine dönen ihtiyarın bir damla su, bir kırıntı yiyecek arayışından yorgun düşüşüne tanıklık ederiz. Yardım amaçlı bile olsa, kapısını çalan herkesi düşman addedecek kadar şuurunu yitirmiştir.

İkinci öyküde, kısa bir ateşkes arasında gecenin buz gibi soğuğundan korunmak için yakacak bir şeyler peşine düşmüş Leyla (Saja Kilani), Yusuf (Samer Bisharat), Muhammed (Ahmad Kontar) ve Firaz’ın (Ahmed Zitouni) bitişikteki marangozhane yerine yanlışlıkla Arafat’ın video dükkanına dalar. Sinema aşığı yaşlı adamın arşivini bin bir emekle oluşturduğu bir zamanların anlı şanlı mekânı, tozlu rafları kasetler, yıkık duvarları kült filmlerin afişleriyle donanmış olan ‘Doğu Videotek’ direnişte görevli dört arkadaşın anılarını canlandırmıştır. Bir sigara bulup ortaklaşa fırt çekerken, dükkânın kayıt defterinde kiraladıkları kasetlerin izini sürerler. Erkekler ‘Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’ kod adıyla porno kaset kiraladıkları geçmiş güzel günlerin hınzır hatırasıyla keyiflenmiştir.

Üçüncü ve en kısa bölümde televizyon, buzdolabı benzeri çoğu kırık dökük eşyayı bir adet sigara karşılığında satmak üzere meydanda toplanmış insanlar arasındayızdır. Kaçakçı Salih’in (Idir Benaibouche) aldıkları karşılığında herkesin bir fırt çekmesi için verdiği tek cigara yönetmen El-Katip’in canlandırdığı açıkgöz hırsız tarafından kapıp kaçırılacaktır.
Kuşatma her şeyin kıymetini değiştirmiş, medeniyetin değerleri komik hale gelmiştir. Yine kuşatma altında eskiden daha az önemsenen şeyler kıymete binmiş, savaşın getirdiği yoksunluk yeni değerler yaratmıştır. İnsanlar açlık ve yetersiz sağlık hizmetleriyle mücadele ederken umarsızca aşkı, dostluğu, küçücük bir mutluluğu aramayı sürdürmektedir. Dördüncü öykü bu anlamda hem hazin hem de komiktir. Birleşmiş Milletler yardım ekipleriyle çalışan Fares (Emad Azmi) roket yememiş, göreceli olarak birçok imkâna sahip dairesinde Huda (Maria Zreik) ile buluşmaya hazırlanmaktadır. Bir lokma irmik helvası yiyebilmek ve kısa da olsa bir erkekle hoşça vakit geçirmek için tehlikeli bir yol katetmiş olan genç kadın ile Fares’in hevesi, civardaki patlamaların, kapının sürekli çalmasının ve de geciktirici spreyin beklenmedik azizliğine uğrayacaktır.

Bu trajikomik hikâyenin ardından tüm epizodların ana karakterlerinin toplanacağı hastanede ise bir can pazarı yaşanmaktadır. Ölen bir arkadaşın kanı yeni doğmuş bebeğin annesine verilirken zaman durmuş, kelimeler kifayetsiz kalmıştır.
‘Kuşatma Kayıtları’ Hollywood’un çok sevdiği apokaliptik bir geleceği anlatan bilim kurgu yapımlarının karanlık atmosferinden çok da farklılaşmadan, bugünkü dünyamızda Orta Doğu’da ya da başka iklimlerde yaşanan acı gerçekleri bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Almanya’da yaşayan mülteci sinemacı, değerlerin altüst olduğu bir savaş ve yoksunluk ortamında en büyük direnişin zor da olsa ‘insan kalabilmek’ olduğunun altını ustalıkla çiziyor.
(27 Ağustos 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com