Jean Cocteau ‘dünyanın tüm bulutlarını Vezüv üretiyor’ diye buyurmuş. Belgesel üstadı Gianfranco Rosi’nin Venedik’ten ödüllü son filmi ‘Sotto Le Nuvole’ işte bu deyişle açılıyor. Daha sonra Romalı yazar genç Plinius’un tarihçi Tacitus’a yolladığı mektuptan MS 74’te yaşanan büyük felâketi anımsıyoruz. O meşum günde önce Vezüv yanardağından yükselen, parlaklığı ya da koyu alacalığı toprak mı ya da kül mü kaldırdığına göre değişen bulutlar başıboş süzüldüğünden kendi ağırlığına dayanamayarak dağılıp gitmiş, Herculaneum, Pompeii ve Stebiae dahil kimi Campania kentlerini yok etmiş.
Aradan geçen 2000 yılda Vezüv aktif belirtiler vermiş ama bu denli büyük bir felâket bir daha yaşanmamış olsa da, bugün Napoli civarına konuşlanmış bölgelerde yaşayan halk ezeli ebedi bir tedirginliği üzerinden atamamış. Öyle ya, göbeğindeki çatlaklardan volkanik dumanın eksik olmadığı bir yerdir Pompei. Ancak Rosi’nin geleneksel röportajlardan uzak duran sineması bir patlama öyküsü içermiyor, aksine kentin bugününde usulca dolaşıyor, çağdaş sakinlerinin yaşamlarından farklı kesitleri detaylı bir biçimde aktarıyor.

Bugün bölgenin itfaiye amirliğine hayli iş düşmektedir. Kentin dört bucağından insanlar olağan kavgalar ve kazalarla ilgili olarak polisten önce itfaiye teşkilâtına başvuruyor. Bir tehlike yaratmayacak en küçük yer sarsıntısında telefonlar susmuyor. Kadınlı erkekli itfaiye çalışanları ilgi ve sabırla bu geleneksel endişeyi gidermek üzere canla başla destek vermeyi sürdürüyor.

Belgeselin koşut kurguyla yol alan bir diğer bölümünde Tokyo Üniversitesi’nden arkeologlar, 7 – 8 metre toprak ve küllerin altında kalmış kentin en güzel mekânlarından Villa Augustea’nın Yunan ve Roma medeniyetlerinin izlerini taşıyan mirasını gün ışığına çıkarıp insanlığa armağan etmek için uğraş veriyor. Bölgenin tarihi mirası yıllar boyu mezar soyguncularının talanına uğramış, nadide freskler hoyratça yerlerinden koparılmış olsa da, Napoli’nin arkeolojik kazılarla deşilmesi artık var olmayan tarihi ortaya çıkarmış. Arkeoloji müzesi sergilenen eserlerle dolu ama Rosi bizleri daha çok müzenin bodrum katında yukarı çıkmayı bekleyen tarih yığınına götürüyor. Büstler, başı bir yerde gövdesi başka yerde heykeller, bağlamından koparılmış taştan asker ordusu gibi görünüyorlar. Tarihlerin iç içe geçtiği bu müze deposunda zamanda asılı kalıveriyoruz.

Raylı ulaşım sistemi sakin kenti turlarken, ihtiyar Titti tarihi fotoğraf ve tabloları sergilediği mütevazı sahaf dükkanında Z kuşağından okul öğrencilerine bir çalışma alanı açmış. Onların ödevlerine yardımcı oluyor, Victor Hugo’nun ‘Sefiller’ini merak eden bir yeni yetmeye 1700 sonları Fransız Devrimi’nden 1800 başları Paris Komünü’ne Paris’teki alt sınıfın hayatta kalma mücadelesini aktarmaya çalışıyor.

Bir diğer paragrafta Ukrayna’dan gelen tahıl gemisinde çalışan Suriyeli işçilerin zorlu yaşam koşullarına ve mütevazı özlemlerine tanıklık ediyoruz. İnsanların ikiye ayrıldığını düşünüyor bir tanesi. Almanya ya da Amerika’da yaşayan gençlerden çok farklıdır onun düşlediği. Savaş ve bombalarla geçen yaşamında ‘bir dağ evinde sabahları Fairuz’un şarkısı eşliğinde bir fincan kahve yudumlayabilmek’ gibi sade bir hayali vardır onun.

Rosi akşam inerken sahilde at arabalarının yol aldığı bulutlar altındaki kentten bir şiir yaratıyor, zamanda asılı kaldığımız ve huzur bulduğumuz bir serüvene görüntü yönetmeni olarak da ağırlığını koyuyor. Fabrizio Federico’nun titiz kurgusu, Daniel Blumberg’in bulutlar arasından süzülen hipnotik müzik çalışmasıyla yükselen belgesele, Roberto Rossellini’nin 1954 yapımı ünlü klasiği ‘İtalya’da Bir Yolculuk / Viaggio In Italia’ ile sessiz dönemden bugüne kalmış ve restore edilen harika kaydından izlenebilen Eleuterio Rodolfi imzalı 1913 yapımı ‘Pompei’nin Son Günleri / Gli Ultimi Giorni Di Pompei’nin nostaljik bir sinema salonundan alınmış görüntüleri eşlik ediyor. Rosi’yi bizzat ağırladığımız ‘45. İstanbul Film Festivali’ seçkisinin bu nadide yapımı halen MUBI’de gösteriliyor. Kaçırmayın.
(10 Mayıs 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com