Jane Austen’ın 1811 yılında yayımlanan ilk romanı ‘Sense and Sensibility’ yıllar önce dilimize ‘Aşk ve Yaşam’ adıyla tercüme edilmiş. Babalarının ölümünün ardından kadın oldukları için miras hakkından mahrum olan evlenme çağındaki iki kız kardeşten, duygularını her zaman kontrol altında tutan, hislerini bastıran bir yaradılışa sahip Elinor ile romantik, coşkulu, tutkulu ve duygularını dışa vuran Marianne’ın hikâyeleri üzerinden gelişen anlatının, özgün adından hareketle, ‘Akıl ve Tutku’ ya da ‘Sağduyu ve Duyarlık’ olarak çevrilmesi kuşkusuz çok daha yerindedir.
Romanın ilk bölümü, aile serveti üvey erkek kardeşlerine geçen genç kızların, anneleri ve en küçük kız kardeşleriyle Norland Park’taki malikanelerinden ayrılıp taşrada çok daha mütevazı bir kır evine taşınmasını anlatır. Bundan sonrası 19. yüzyıl İngiltere’sinde kadınların evlilik yoluyla ekonomik güvence aramak zorunda olduğu katı sosyal yapıyı ve bu düzende iki genç kızın umutları, hayal kırıklıkları ve aşkla imtihanları üzerinedir.

İngiliz edebiyatının bu ünlü klasiği, BBC kaynaklı başarılı televizyon dizilerinin ardından, 1995 yılında Ang Lee’nin imzasıyla sinemaya uyarlanmıştır. Oscarlı senaryosunu, filmde Elinor rolünü de üstlenmiş olan Emma Thompson’ın kaleme aldığı bu ikonik başyapıt, Austen hayranlarınca göklere çıkarılan romantizmi, sıcak renkleri, mizahı ve klasik dönem estetiğini ön plana çıkaran mizansen ve prodüksiyon tasarımıyla çok izlenmiş ve sevilmiştir.
Dünya sinemalarıyla birlikte ülkemizde de gösterime giren eserin yeni uyarlaması Georgia Oakley imzasını taşıyor. Kendisini, AIDS kaygısının zirvede olduğu 1988 yılı Thatcher İngiltere’sinde, yakın arkadaşlarına ve ailesine açılsa da, yasa karşısında cinsel eğilimini saklamak zorunda kalan beden eğitimi öğretmeninin kapana kısılmışlığını konu alan ve 42. İstanbul Film Festivali’nde beğenimizi kazanan ‘Blue Jean’ adlı ikinci uzun metrajından tanıyoruz. Oakley’nin böyle bir projenin ardından dilimizdeki adıyla ‘Aşk ve Yaşam’ın klasik bir yorumuna meyletmesi şaşırtıcıydı kuşkusuz.

Tam burada Oakley devreye giriyor ve aradan geçen 200 yılın ardından kadınların yaşamları çok büyük ölçüde değişmiş olsa da, toplumda genç bir kadın olmanın temel sıkıntılarının geçmişten günümüze sürmekte olduğunun altını çiziyor. Bu noktadan hareketle Austen’ın eserini günümüze taşımak istemediğini belirten İngiliz sinemacı, romanın romantik yapısını, daha önce 2012 yapımı ‘Uğultulu Tepeler / Wuthering Heights’da Andrea Arnold’ın denediği gibi daha natüralist, daha gerçekçi ve karanlık bir tonla beyazperdeye aktarmayı tercih ediyor.

1995 versiyonu Regency döneminin ihtişamını, zengin evlerini ve döneme dair klasik gösterişli hayatı sıcak renklerle çizerken, Oakley versiyonunda kamera daha ilk sahneden başlayarak, kırlıkta bir geyik gibi seken Marianne’ın (Esmé Creed-Miles) doğadaki devinimini yakalıyor. Yönetmen Lee’nin aksine oldukça soluk, toprak tonlarında bir görsel dil kurmuş. Dashwood ailesinin Barton Cottage’daki evleri hayli yoksul ve bakımsız olarak tasarlanmış. İç mekânlar gündüz vakti kasvetli göğün altında güneşin soluk ışığını alırken, Oakley’nin gecelerini, ‘Barry Lyndon’ evreninin mum ışıkları aydınlatıyor.

Ang Lee’nin kusursuz başyapıtı, Austen romantizmi ile mizahı arasında bir denge kurmuşken, Oakley daha çok iki genç kızın ‘kardeşlik’ ilişkisini vurguluyor. Romana uygun olarak daha küçük yaşlarda olan genç kızların ekonomik çaresizlik ve aile baskısı altındaki çaresizliklerine eğiliyor. Hayal kırıklıkları karşısısında gözyaşlarını içine akıtan ve metanetini koruyan Elinor (Daisy Edgar-Jones) ile daha dağınık, hayli modern, isyankâr ve Oakland’ın ifadesiyle ‘kuir’ Marianne’ın hayatla yüzleşmelerinde iki kız kardeşin varoluşsal arayışları, aristokratik şıklıklardan çok daha öne geçiyor.

Bu noktadan hareketle film Elinor ile romantik bir aşkla yolunu gözlediği Edward Ferrars (George MacKay) birlikteliğinden; Marianne’ın beş parasız olduğu için kendisini terk eden hovarda Willoughby (Frank Dillane) ile ilişkisinden; ya da 1995 yapımında Alan Rickman’ın unutulmaz yorumuyla efsaneleşen albay Brandon’ın (Herbert Nordrum) Marianne’a olan büyük tutkusundan ziyade erkek egemen bir düzende ayakta kalmaya çabalayan kadınların onurlu dayanışmasını ön plana çıkarıyor.
İngiliz sinemacının altını çizdiği gibi kadın hakları için mücadele çağımızda da sürüyor. Hele bizim gibi eril despotluğun hüküm sürdüğü ve kadın cinayetlerinin gündemden düşmediği ülkeleri düşündüğümde Oakley’nin tercihlerini çok önemsiyor, Ang Lee’nin zarif uyarlamasını benim gibi çok sevmiş olanların bu yenilikçi taze uyarlamayı atlamamalarını öneriyorum.
(18 Ekim 2026)
Ferhan Baran
ferhan@ferhanbaran.com